19 Haziran 2020 Cuma

Kuran'daki Şifa ayetleri..

Şifa ne demek? Kuran’da geçen şifa ayetleri var mı? Maddi-manevi bütün hastalıklarda istimdat edebileceğiniz, medet bekleyebileceğiniz bizzat Rabbimiz’in buyurduğu şifa veren dualar...
Şifa; deva demektir. Şifa; insanın hastalıktan kurtulması, sıhhat bulması, iyilik bulması anlamlarına gelir. Peki hastalara ne şifa olur?
KUR’AN’DA GEÇEN İKİ ŞİFA
Kur’ân-ı Kerim’in bizzat kendisi şifâdır. Peygamber Efendimiz, iki şifâ vardır buyuruyor:
“Bunun biri baldır, diğeri Kur’ân-ı Kerim’dir.” (İbn Mâce, Tıp, 7) Mesela Fatiha Sûresi’nin hem yılan ısırması gibi fiziki hastalıklara hem de bir insanın mecnun (deli) olması gibi psikolojik hastalıklara şifâ olduğu hadis-i şeriflerde rivayet edilir.
Kur’ân-ı Kerim’in maddi-manevi bütün hastalıklara şifâ oluşu, balın şifâ oluşu ve diğer şifâ veren bilgilerin yanı sıra esas (hakiki) şifâ verici Allah’tır. Çünkü Cenab-ı Hak’kın eş-Şâfi ismi, sıfatı şerifi mevcuttur. Ve bütün şifâlarda Cenab-ı Hak’kın “Ya Şâfi” dediğimiz o isminden tecelli etmektedir. Yani bütün dertlerin devâsı, şifanın kaynağı Yüce Rabbimiz’dir. Esas şifâyı da biz O’ndan bekleriz. Diğerlerini hep vasıta olarak biliriz.
ŞİFA NE DEMEK?
Şifâ; devâ demektir. Şifâ; insanın hastalıktan kurtulması, sıhhat bulması, iyilik bulması anlamlarına geliyor.
ŞİFA İSMİ CAİZ Mİ?
Şifâ ismi güzel bir isimdir. Bu insan ismi olarak kullanılabilir. Mekânlara, müesseselere isim olarak verilebilir.
Kur’ân-ı Kerim’de altı yerde şifâ kelimesi geçmektedir. Şifâ kelimesinin geçtiği kelimeler de bizim ezkâr kitaplarımızda şifâ ayetleri olarak yer alıyor. Ve peş peşe okunduğu zaman da bunların insanların hastalıklarına deva olduğu belirtiliyor.
HASTALAR İÇİN ŞİFA DUASI
İmam Kuşeyri Hazretleri naklediyor:
“Şimdi arzedeceğim altı ayet şifa kaynağıdır. Bunları bir insan sabah-akşam dikkatlice, ihlasla okursa hangi hastalık olursa olsun biiznillah şifa bulur. Bu âyetlerin şifâ verdiğini tecrübe etmişizdir. Benim 12 yaşlarında bir kızım vardı. Devâsı olmayan müzmin bir hastalığa yakalandı. Bütün hekimlere götürdüm, deva bulmadı. Onu ölüme terketmiş durumdayken salih bir insanla karşılaştım. Bu halimi arzettim. Dedi ki; Kur’ân-ı Kerim’de altı tane şifâ âyeti bulunmaktadır ki kızına ihlasla bu duâları sabah-akşam okursan o biiznillah iyileşecektir. Ben de bu âyetleri öğrenip kızıma okudum. Ölmek üzereyken kızım sıhhat buldu, iyileşti. Onun için bu âyetlerin ne kadar şifâ verici olduğuna bizzat şahidim.”
KUR’AN’DA GEÇEN ŞİFA AYETLERİ
Kur’ân-ı Kerim’de bulunan şifâ âyetleri; sağlık için duâ, şifâ için duâ, hasta duâsı, hastalara şifâ duâsı arayanlar için en etkili şifâ duâlarıdır.
  • Tevbe Sûresi, 14. âyet
Okunuşu: "...Ve yeşfi sudûra kavmin mu'minîn. (mu'minîne)."
Anlamı: “Allah, mümin bir topluluğun kalplerine şifa versin/gönüllerini ferahlatsın!” (et-Tevbe, 14)
  • Yunus Sûresi, 57. âyet
Okunuşu: "...Ve şifâun limâ fîs sudûri. (sudûrin)"
Anlamı: “…Gönüllerdeki dertlere şifâdır...” (Yûnus, 57)
  • Nahl Sûresi, 69. âyet
Okunuşu: "...Yahrucu min butûnihâ şarâbun muhtelifun elvânuhu fîhi şifâun lin nâs(nâsi), inne fî zâlike le âyeten li kavmin yetefekkerûn. (yetefekkerûne)..."
Anlamı: “…Onların (arıların) karınlarından renkleri çeşitli bir şerbet (bal) çıkar ki, onda insanlar için şifâ vardır…” (en-Nahl, 69)
  • İsrâ Sûresi, 82. âyet
Okunuşu: "Ve nunezzilu minel kur’âni mâ huve şifâun ve rahmetun lil mu’minîne (mu’minîn)...."
Anlamı: “Biz, Kur’ân’dan öyle bir şey indiriyoruz ki o, mü’minler için şifâ ve rahmettir…” (el-İsrâ, 82)
  • Şuarâ Sûresi, 80. âyet
Okunuşu: "Ve izâ maridtu fe huve yeşfîni."
Anlamı: “Hastalandığım zaman bana şifâ veren O’dur.” (eş-Şuarâ, 80)
  • Fussilet Sûresi, 44. âyet
Okunuşu: "Kul huve lillezîne âmenû huden ve şifâun (şifâ')..."
Anlamı: “…De ki: O, (Kur’ân) inananlar için doğru yolu gösteren bir kılavuzdur ve şifâdır…” (Fussılet, 44)

27 Nisan 2020 Pazartesi

“BENİM KALBİM TEMİZ”,


“BENİM KALBİM TEMİZ”, “Sen benim kalbime bak”, “İçin temiz olsun yeter” gibi sözlere sığınan bazı insanlar, ibadeti, namazı, tesbihi, zikri pek önemsemez, “olmasa da olur” gibi bir yaklaşım sergilerler.

Oysa kalbin sahibi Allah’tır.

Kalbi kim yaratmışsa, onun temizlik hükmünü de ancak O verir. Bunun için bir insanın kendini “temize çıkarması” yetmez. Üstelik temize çıkarmakla da temize çıkmış olmaz; gerçekte temiz olmalı.

Bu düşünceye sahip olan kişileri Kur’an anlatırken der ki:
 
Görmüyor musun, kendisini temize çıkaranları? Oysa Allah dilediğini temize çıkarır, hiç kimse de kıl kadar haksızlığa uğramış olmaz.” (Nisa, 4:49)


Mütevazı olan kimse “Ben mütevazı bir kişiyim” diyemez, ihlâslı olan kişi de “Ben ihlâslı bir insanım” diyemeyeceği gibi…
Yine bir kimse, “Ben iyi bir adamım”, “Ben hayırlı bir kimseyim” diyerek kendini öne çıkaramaz, çıkarmaması gerekir.

Bu açıdan “Ben temiz kalpli bir kişiyim, benim kimseye bir kötülüğüm yok” gibi sözlerle bir insan kendini anlatamaz. Çünkü kim bu faziletleri sahiplenerek dile getirirse, o faziletlerden yoksun olduğu ortaya çıkar.

Kur’an’ın ifadesiyle, “Siz kendinizi temize çıkarmayın. Kimin takva sahibi olduğunu en iyi O bilir.” (Necm, 53:32)

“Temize çıkmak” Allah katında hâlis ve takva sahibi bir kul olmak anlamına geliyor. Bir insan takva sahibi olmaya çalışır, takva üzere bir hayat yaşar, ama kimin gerçek anlamda muttaki olduğunu ancak Allah bilir. Bu da ancak Allah’ın lütfu ve rahmeti sayesinde olur.

Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı, ebediyen hiçbiriniz temize çıkamazdınız. Fakat Allah dilediğini temize çıkarır” (Nur, 24:21) âyeti bu gerçeği dile getirirken, insanın sahip olduğu bütün nimetlerin, manevî hallerin, ahlakî üstünlüklerin bütünüyle Allah’ın bir ikramı ve ihsanı olduğunu anlatıyor.

Âlâ Suresi’nde ise, “Temize çıkan kurtuluşa erdi” âyetinin devamında, “Rabbinin adının anıp namaz kılan” âyeti gelir ki, gerçek anlamda temizliğin iman ve namazdan geçtiği bildirilir.

Zaten Kur’an’da imanla birlikte namazın geçtiği, imanla namazın peş peşe, yan yana bulunduğu birçok âyet vardır.

Kalbin temizlenmesi, ruhun arınması, nefsin ıslahı ve insanın terakki etmesi/yücelmesi imanla ve ibadetle mümkün olur.

Bazı kimseler, kalp temizliğini sadece, insanlar hakkında bir kötülük düşünmemek yahut yardımsever olmak gibi basit bir çerçevede anlıyorlar. Bununla da kalmayıp, insanlara iyi davranmakla, ibadet sorumluğundan kurtulduklarını sanıyorlar. Bu düşünce, şeytanın bir oyunu ve tuzağıdır, nefsin de bir aldatmacasıdır.

Bu kişiler, namazında niyazında olan bazı kimselerin, İslam’ın ruhuna aykırı düşen, başkalarına zarar veren davranışlarını tespit ediyorlar. Bunu bahane ederek, “Bak, bu kişiler namaz kıldıkları halde şu şu hataları da yapıyorlar. Ben böyle bir ikilem içine girmektense, namazı hiç kılmam daha iyi” diyerek kendi namazsızlıklarını bir özür olarak öne sürebiliyorlar.

Bir defa, farzlarda yorum yapmaya hiç gerek yoktur. Onlarda yanlış yorum yapmaya ve gerçeği saptırmaya da kimsenin hakkı yoktur. Çünkü ortada yoruma açık bir durum söz konusu değil. İnanan bir insanın yerine getirmesi gereken en önemli ve en hayatî ibadet namazdır. Kendi tembelliğini, kendi ihmalini bahane göstererek “kalp temizliğini” öne sürüp namazı gereksiz görmek bir akıl mantık işi değildir.

Karşınızda açlıktan kıvranan bir yoksul duruyor, hemen yanında da para içinde yüzen zengin birisi. “Bu adama niçin yardım etmiyorsun?” diyecek oluyorsunuz. O da “Siz benim yardım etmediğime bakmayın, benim kalbim şefkat dolu, merhamet dolu” diye karşılık veriyor.

Şefkat ve merhamet, kalbe ait birer güzelliktir. Fakat şefkat ve merhamet ancak aç ve fakir insanlara yardım edince kendini gösterir.

İmanın da bu şekilde bir ortaya çıkışı vardır. Kalbin, Allah’ın emirlerine itaat etmesi bir güzelliktir. Bu güzelliğin belirtisi ve ispatı ise ibadettir.

Kalplerinin temizliğini iddia ederek ibadetten kaçanların büyük çoğunluğu, nefsine uyarak ruhlarını karartan ve maddeden başka bir şey görmeyen insanlardır.

Bir insan, namaz kıldığı halde nefsini yenememişse, işlerini Rabbinin emirlerine göre düzenleyememişse, bu adam namazın ruhuna erememiş demektir. Ama o kul, bu hatasını namazı terk ederek tedavi edecek değildir. Bunun yolu yine namazdan geçer. Bu adam namazını böylece kılmaya devam etse de, özlenen o kemal noktaya varamadan ölse ne olur?

Mahşerde, o büyük hesap gününde, namazının sevabı da tartılır, işlediği hataların günahı da... Neticede, günahları galip gelse ve cehenneme gitse de, sonunda yine cennete döner. Ama elbette oradaki makamı da o noksan namazına uygun olacaktır.

O mizanda, zerre kadar iyilik de kötülük de tartılacaktır. Biz, “kalbimiz temiz” diyerek nefsimizi başköşeye oturtup başkalarının günahlarına bakacağımıza, kendi noksanlarımızla ilgilensek ve onları tamamlamaya gayret göstersek o gün daha kârlı çıkarız.

Biz o âlemde, başkalarının hatası nispetinde değil, kendi sevabımız miktarınca derece alacağız. Başkasının noksanlığı bizi yükseltmeyecek. Bu dünyada bile onun misallerini yaşamıyor muyuz?

Bir meyveye elimiz erişmediği zaman, ayağımızın altına bir şeyler koyuyor ve ona ulaşıyoruz. Yoksa boyu bizden daha kısa olanlara bakmakla midemize bir şeyler gitmiyor.

Geliniz, hayalen mahşere gidelim:

Günahkâr bir kimse ister ki o günün azabından (kurtulmak için) oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran sülalesini ve yeryüzünde kim varsa hepsini fidye olarak versin de tek kendisini kurtarsın.” (Mearic, 70:11-15)

Şimdi bu âyetin sergilediği tabloyu birlikte seyredelim. En yakınlarımızı bile feda etmemizin para etmeyeceği o meydanda, başkalarının kusurlu oluşunun bize bir fayda sağlamayacağını iyice anlayalım.

Sonra dönelim dünyaya, kendimize gelelim. Kusurlarımızı görüp, noksanlarımızı bilelim. “Senin kalbin temiz” diyerek bizi oyalamaya çalışan ve ibadetten uzaklaştıran nefsimizi en büyük düşman tanıyalım. Onunla çarpışalım. Zaman en büyük sermaye. Onu başkalarını tenkide değil, kendimizi tekmile sarf edelim. (*)

Bu açıdan namazı küçümser bir tavır içinde bulunmak insanı tehlikeye götürür, imanını zedeler, dinî hayatını uçuruma sürükler. Zaman içinde İslamî hassasiyeti de azalarak kendisini bütünüyle şeytana bir oyuncak haline getirir.

(*) Alaaddin Başar

31 Mart 2020 Salı

Çagın vebası virüs..

 
Çagın vebası virüs..

Allah (c), Kullarına Darlık ve Sıkıntılar Verip Hidayete Yönelmelerini İster, Şeytan İse Yaptıklarını Süsleyerek Bundan Alıkoyar
Rabbimiz kurtuluş yolunu göstermek üzere Kitap ve Rasûl gönderdiği toplumlara türlü zorluk ve sıkıntılar vermek suretiyle de, onların Rasûllerin mesajına kulak verip yalnız Allah’a kulluğa dönüş yapmalarını kolaylaştırmak istemiştir.

– “Andolsun, senden önce birtakım ümmetlere de Rasûller gönderdik. (Rasûllerini dinlemediler.) Sonunda, yalvarsınlar da tevbe etsinler diye onları şiddetli yoksulluk ve darlıklarla yakaladık.” (En’am,  6/42). – “Biz hangi memlekete bir Rasûl gönderdiysek oranın halkı yalvarıp yakarsınlar diye, mutlaka onları dayanılmaz bir darlık (yoksulluk), zorluk ve sıkıntıyla yakalayıvermişiz.” (Â’raf, 7/94).

Bu ve bunun gibi pek çok ayetlerin ışıgında bu olaya bakarsak Allah (c), bâtıl yoldan, yani şeytana, tağuta ve hevaya kulluk yapmaktan kurtulup Hak yoluna dönsünler, akılları başlarına gelsin, Allah’a sığınıp tevbe etsinler, hâllerini sorgulayıp Allah’a yalvarsınlar diye onlara belâlar, sıkıntılar gönderdiğini bildiriyor.
  Yoksa haşaki ALLAH kuluna elbetteki zulmetmez.
bir çoban düşününki kendi koyunları başkasının tarlasına girse nasılki onları ordan çıkarmak için taş atar sopayla vurur bu onlar için zulummüdür. Bu hareket onları yanlıştan döndürmek içindir.

Bizlerde Hak kelamdan uzaklaştık kendi nefsi emmaremize itaat edip şeytanın yoluna saptık.
İnsan oglu [ zelumen cehule] hem zalimdir hem cesur diye vasıflandırılmıştır.zalimligimiz öncelikle kendimze zulmetmekle başlar..
Oysa uymamız itaat etmemiz gereken rabbimizin emir ve yasaklarıydı  biz gaflet ettik nefsimizi rabbimizin yerine koyduk ve onun her dedigini yaptık.
 Bu davranışımızda cahilligimizden yani ALLAH'ın varlıgını birligini bizden ne istedigini niçin yaratıldıgımızı ögrenmeden hayatı gelişi güzel yaşadıgımızdan kaynaklanmıyormu.İnsanın kendini tanıması hem zaaf ve eksiklerini, hem de istidâd ve kâbiliyetlerini bilmesi demektir. İnsanın nereden gelip nereye gittiği, evvelinin ne olduğu, sonunun ne olacağı konusu da “kendini tanıma” kapsamına dâhildir.

yusuf as boşunamı Lâ ilâhe illâ ente subhâneke innî kuntu minez zâlimîn(zâlimîne).”

Anlamı: “Senden başka ilâh yoktur. Sen her türlü noksanlıktan, eşi-ortağı olmaktan uzaksın. Şüphesiz ben kendine yazık edenlerden oldum” (Enbiyâ 21/87) niyâzında bulunmuştu.

İnsanı kendisine cezbederek kandıran dünyayı anlatan pek çok âyet-i kerîmeden bazıları şöyledir: “Dünya hayatı oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir” (el-En’âm, 6/32)
İyi bilin ki dünya hayatı ancak bir oyundan, bir eğlenceden, bir süs ve gösterişten, aranızda bir öğünmeden, mal ve evlatta çokluk yarışından ibarettir. Tıpkı bir yağmur gibi ki, onun bitirdiği ekinler çiftçilerin hoşuna gider. Sonra kuruyuverir de sen onu sapsarı kesilmiş görürsün. Ardından da çerçöp hâline gelirler. Âhirette kâfirlere şiddetli bir azap, mü’minlere ise Allah’tan bir bağışlama ve rızâ vardır. Evet, dünya hayatı, aldatıcı bir menfaatten başka bir şey değildir.

bu ayetlerin ışıgında bu musibetten çıkarımımız RABBİM BANA DÖNÜN BANA YÖNELİN AHİRETİNİZİ DÜŞÜNÜP ONA GÖRE HAZIRLANIN ŞİFRESİYEL BİZİ BİZE GETİRMEK İSTİYOR...

SAGLIK SIHHAT İLE LÜTFEN EVDE KALIN..Selam ve dualarım ile ...

21 Şubat 2020 Cuma

TASAVVUF’UN HAYATIMIZA KATKILARI

TASAVVUF’UN HAYATIMIZA KATKILARI

Tasavvuf, bu terim çoklarına ne gereyi var neden tasavvufa girelim diye gelebilir..
Olaya kendi nefsinin kusurlarını gösteren bir okul olarak baktıgımızda anlamamız kolay olabilir

Tasavvuf, kalbi saf yapmak, kötü huylardan temizlemek ve iyi huylarla doldurmak demektir. Tasavvuf hâl işi olduğu için, yaşayan bilir, tarif ile anlaşılmaz.

Tasavvuf ilmi, kalb ile yapılması ve sakınılması gereken şeyleri ve kalbin, ruhun temizlenmesi yollarını öğretir. Buna (Ahlak ilmi) de denir.

Tasavvuf ehli, kendi derecesine göre, tasavvufu tarif etmiştir. Birkaçı şöyle:

Tasavvuf, dinin emirlerine uyup, yasaklarından kaçarak kalbi kötü huylardan temizleyip, iyi huylarla doldurmak demektir.

Tasavvuf, sünnet-i seniyyeye yapışmak ve bid'atlerden kaçmaktır.

Tasavvuf, nefsin iman ve itaat etmesi, bütün ibadetlerin ve bütün hayırlı işlerin hakiki ve kusursuz olmasıdır. Allahü teâlânın lütuf ve ihsanı ile daha yükseklere çıkanlar da olur.

Tasavvuf, fâni olan her şeyden yüz çevirip, baki olana bağlanmaktır.

Tasavvuf, İslam ahlakı ile süslenmektir.

Tasavvuf, ölmeden önce ölmektir.

Tasavvuf, baştan başa edeptir, tamamen edepten ibarettir.

Tasavvuf, kadere rızadır.
Tasavvuf, emeli bırakıp amele devam etmektir.


Tasavvuf, kalbi kötü huylardan temizlemek ve iyi huylarla doldurmaktır.
 B u konu cok uzundur şu kadarı varki nefis her zaman kötülüyü emreder ayeti bize o nefsin tezkiye edilmesinide emreden baksa ayetlerde vardır .
 Nefsimizi nasıl terbiye edebiliriz?

İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki:
Allahü teâlâ, (Şehvetlerinizi, [yani nefsin arzularını] haramlardan almamaya uğraşın ve bu cihadda sebat edin, dayanın) buyuruyor. Bunun içindir ki, aklı olanlar, din büyükleri, bu dünyanın bir pazar yeri gibi olduğunu ve burada, nefs ile alışverişte olduklarını anlamışlardır. Bu ticarette kâr Cennet, zarar da Cehennemdir. Yani kârı, ebedi saadet, ziyanı da, sonsuz felakettir.

Akıllı kimse nefsini, ticaretteki ortak yerine koyup, gerekli nasihati yapar.
Ticaret ortağı, insanın para kazanmakta ortağı olduğu gibi, bazen de, hıyanet yapınca, düşmanı olur. Halbuki dünyada kazanılan şeyler geçicidir. Aklı olan, buna kıymet vermez.

Her nefes, kıymetli bir cevher gibidir ki, bunlardan bir hazine yapılabilir.

Akıllı kişi, her gün, nefsine demeli ki:
(Benim sermayem, yalnız ömrümdür. Bu sermaye, o kadar kıymetlidir ki, her çıkan nefes, hiçbir şeyle tekrar ele geçemez ve nefesler sayılıdır, azalmaktadır. Ömür bitince, ticaret sona erer. Ticarete sarılalım ki, vaktimiz azdır. Günlerimiz, o kadar kıymetlidir ki, ecel gelince, bir gün izin istense de ele geçemez. Bugün, bu nimet elimizdedir. Aman nefsim, çok dikkat et de, bu büyük sermayeyi elden kaçırma! Sonra ağlamak fayda vermez. Bugün, ecelin geldiğini, şimdi, o günde bulunduğunu, farz et! O halde, bugünü elden kaçırmaktan, bununla, saadete kavuşmamaktan daha büyük ziyan olur mu? Yarın ölecekmiş gibi haramdan kaç!)

Asi nefsimiz, emirleri yapmak istemez ise de, riyazet yapmak, istediklerini vermemek, ona tesir eder. İşte nefs muhasebesi böyle olur. Resulullah efendimiz, (Akıllı, ölmeden önce hesabını gören, ölümden sonra kendine yarayacak şeyleri yapan kimsedir) ve (Yapacağın her işi, önce düşün, Allahü teâlânın razı olduğu, izin verdiği bir iş ise, onu yap! Böyle değilse, o işten kaç!) buyurdu.

Nefsi kontrol edip ondan gafil olmamalı! Ondan gafil olursa, kendi şehvetine ve tembelliğine döner. Allahü teâlânın, her yaptığımız, her düşündüğümüz şeyi bildiğini unutmamalıyız. Bunu bilenin, işleri ve düşünceleri edepli olur. Zaten buna inanmayan kâfirdir. İnanıp da, yapmamak ise, büyük felakettir.


Nefsimizi temizlemenin onun şerrinden kurtulup cennet namzet bir hayat yaşamanın biletidir Tasavvuf.Orası  bir oğretmen okuludur Orası insana kendi nefsini gösteren bir aynadır aslında nefsin gözü kördür yakını görmez demişler nefis insana kusurunu göstermez ama  tasavvuftaki makamlar ki bunlardan biri marifetullahtır  yani (ALLAH’ı)bilme makamıdır
İşte bu makamın hakkını verebilirsek hakiki mümin olma yolunda ilerleme kaydedebilir  ve nefsimizin kusurlarını görüp düzelmek yolnua girebiliriz.. .Rabbimizin sevdigi kul olmayı cennete namzet olmayı İstemezmiyiz …Öyleyse sufi sofi yani kul olmanın yolunda olmalıyız. Bu dünya hayatı bizlere cazibesiyle fitnesini sunuyor. OYSA YERİLMİŞ DÜNYANIN YÜCE MEVLANIN YANINDA SİVRİ SİNEGİN KANADI KADAR DEGERİ YOKTUR.

ALLAHA KUL RESULUNE ÜMMET OLMANIN YOLUNU SEÇİP MUTLU OLMAMIZ DUASI İLE .MEVLAYA EMANETSİNİZ.. AYTEN DENİZ..

3 Şubat 2020 Pazartesi

Esmaul husnadan anladiklarimiz

Esmaul husnadan anladiklarimiz ne kadardır bi soralim kendimize oysa rabbimizi tanimanin o nun fiil ve uzerimizdeki tasarrufunu bilmenin yollarindan biride guzel isimlerini ve anlamlarini ogrenmektir... Ögrenip O isimlerin tecellilerine itimat edip hayatimiza gecirmektir asl olan o isimleri kalben ,nefsen yasayabilmektir... Oysa insan oglu hep kolayina kacar isin. Çaba gostermez gayret sarf etmez ilim dendiginde sadece fozitif ilimler gelir akla oysa "ilim cindede olsa gidip alin...

İilim mumin'in yitigidir gidip bulsun.. Kuru agactan bile olsa ilim ogrenin " diyen yuce nebimibiz hz muhammed (s.a.v) ne sadece dini ilmi nede sadece fozitif ilmi gostermistir heriki ilmi birden işaret buyurmustur. İste bu ilim yollarindan olan manevi ilmi tahsil etmenin yollarindan sadece bir tanesidir ESMAÜL HÜSNA ile ogrenmek. Ogrenmek icin okumak gerek... Manevi ilim insana seyru sulükun kapisini acar o gidis rabbimize dogru yol almanin adidir.. Çunku ne kadar yasarsan yasa kurani kerimin tabiriyle" dönuş onadir" ogretmen olabilmek icin yeterlilik sinavindan gecerli not almak gerek.peki yuce yaradan bize sorarsa " beni ne kadar taniyorsun " diye ? Cevabimiz ne olur . Tanimazsak sevemeyiz korkmayiz. Sizin icin sakladigim mujdeleri bilemezsiniz dedigi ayetinde gafiller durumuna dusmekten korkmazmiyiz ki onu tanimaktan gaflet edelim.. Bu dunya hayati sizin icin bir oyalanmaktir diyen yuce Allah bizlerin kendisini taniyip itaat etmemizi kulluk bilinciyle bir hayat surmemizi defaatle tekrar ettigi yuce kitabinda bizleri muhatap kabul etmis...

Ben gizli bir hazineydim bilinmek taninmak istedim emri fermaniyla bizleri gafletten uyandirmak istemis... Hayat denen bu kisa omru fani gelip gecici zeval bulan seylerde oyalanmak yerine gunun bir kismini ona ayirsak ben geldim RABBIM dedigimiz saatler bizlere doymak bilmeyen nefsimize sıkıntilarimiza bir merhem bir care cikis kapisi gosterse olmazmi... Kurtulus ALLAH'in ipine yani" o"na kurani kerimine ve sünnetullaha yapismakla olur... O Yuce Rabbe emanetsiniz. Huzurda huzur vardir....

Ayten deniz..

HADİSLERDE KUL HAKKI

Hadislerde Kul Hakkı
kul hakkı


Kul hakkı insanoglunun karşı karşıya geldigi büyük bir vebaldir .

kul hakkından sakınmak lazımdırki onun afıı veya cezası ahirette hukukuna girdigimiz kişinin insafına kalmıştır çünkü cenabı hak mahkemi
şahısların verecegi karardadır.Yani dilerse hakkını helal eder dilemesse etmez ,cünkü yü
ce rabbimiz o selahiyeti hak sabine veriyor.

karşıma kul hakkıyla gelmeyin diyen mevlamızın merhametinin mubalaga ile taştıgı o hesap günü maalesef bizim affımız hakkına girdigimiz kulların elinde olacak.ve bizi af edip haklarını helal etmedikleri taktirde
.
onların günahlarını yüklenmemiz istenecek,  düşünün ki[en hafifinden ] binlerce kişinin gıybeti yaparak haklarına girdigimiz

insanların onca günahlarını yüklendigimizi.gunahlar bitti ama hak helal degil şimdi işin vehameti
alacak günahları kalmayınca hesabın kapanması için bu dünyada ilmek

 ilmek işledigimiz namazlarımızın,oruclarımızın,hac umrelerimizin,verdigimiz sadaka ve zekatlarımızın  salih amel işlemeye ugraşıp didindigimiz tüm amellerimizin karşılıgı oşan sevaplarımız hak sahibine verilir .kaldıkmı iflas etmiş olarak ..
ya şimdi bir dolu günah sıfır sevap.Dünyada iyi işler yapalımda ALLAH'ın sevgisini kazanalım diye ugraşmadıkmı..
kendi elimizle bunlara sebebiyet verirsek ah bana yazık etmişim demeden uyanalım kulhakkı ve gıybet büyük vebaldir.
sonu cehenneme atılmaktır.Yüce ALLAH kuranı keriminde defaatle bunu bildiriyor..Bu konu hakkında onlarca da hadisi şerif mevcud bir kaç hadisle iktifa edelim
 İNŞAallah .


Hadislerde Kul Hakkı

1.İmam Sadık (a.s) aziz ve celil olan Allah’ın, “Şüphesiz Rabbin pusudadır” ayeti hakkında şöyle buyurmuştur: “Ayette geçen “Mirsad” kelimesi sırat üzerinde bir köprünün adıdır. Üzerinde kul hakkı olan hiç kimse o köprüden geçemez.” [1]

2.İmam Ali (a.s): “Şüphesiz aziz ve celil olan Allah İsa b. Meryem’e (a.s) şöyle vahyetti: “İsrailoğulları’nın önde gelenlerine şöyle de: “Ben sizlerden birinin ve boynunda kul hakkı olan hiç kimsenin duasına icabet etmem.” [2]

3.İmam Sadık (a.s): “Her kim kardeşinin malından bir şeyi zulüm ve haksızlıkla yer ve onu kendisine geri döndürmezse kıyamet günü ateşten bir kıvılcım yer.” [3]

4.Resulullah (s.a.a):

“Gıybet etmek zinadan daha kötüdür.” Kendisine, “Nasıl olur?” diye sorulunca şöyle buyurmuştur: “İnsan zina eder sonunda tövbe eder, Allah da tövbesini kabul eder. Ama gıybet eden kimse gıybet ettiği kimse kendisini bağışlamadıkça asla bağışlanmaz.” [4]
5.Veheb bin Abdurrabbeh Nehe’ büyüklerinden birinden naklen: İmam Muhammed Baqır’a (a.s), “Ben Haccac’ın zamanından şimdiye kadar valiyim. Tövbem kabul olur mu?” diye sordum ama İmam sustu, cevap vermedi. Sözümü tekrarlayınca da İmam Baqır (a.s) şöyle buyurdu: “Hayır, her hak sahibine hakkını eda edinceye kadar (tövben) kabul olmaz.” [5]

6.Resulullah (s.a.a): “Bir Müslümanın malını haksız yere gasbeden kimseden, tövbe etmedikçe ve aldığı malı sahibine geri çevirmedikçe Allah sürekli olarak yüz çevirir, yaptığı her iyilikte ona karşı gazaplanır ve onu iyiliklerinden saymaz.” [6]

kul hakkı
7.İmam Sadık (a.s): “Allah yolunda ölmek, borç dışında her günahın kefaretidir. Borcun kefareti; onu eda etmek veya kendi malından onu ödemek veya hak sahibinin kendi hakkından geçmesidir ancak.” [7]

8.İmam Sadık (a.s):

“Hırsız kendisi gelip kendini tanıtır, Allah’a tövbe eder ve hırsızlık ettiği malı sahibine geri verirse eli kesilmez.” [8]
9.İmam Ali (a.s): “Bilin ki zulüm üç kısımdır: Bağışlanmayan zulüm, (cezası) terk edilmeyen zulüm ve bir de bağışlanan ve sorulmayan zulüm. Bağışlanmayan zulüm, Allah’a şirk koşmaktır… Bağışlanan zulüm, bazı küçük günahlarla kulun kendisine yaptığı zülümdür. Terk edilmeyip cezalandırılan zulüm ise, kulların birbirine zulmüdür.” [9]

10.İmam Sadık (a.s): “Her kim kardeşinin malından bir şeyi zulüm ve haksızlıkla yer ve onu kendisine geri döndürmezse kıyamet günü ateşten bir kıvılcım yer.” [10]

11.Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur:

“Benim şefaatim şirk ve zulüm dışında büyük günah işleyen kimseler hakkındadır.     kıyametin o dehşetli gününde hesabını kolay verenlerden olmak duası ile .ALLAHA emanet olunuz ...ayten deniz

Kuran'daki Şifa ayetleri..

Şifa ne demek? Kuran’da geçen şifa ayetleri var mı? Maddi-manevi bütün hastalıklarda istimdat edebileceğiniz, medet bekleyebileceğiniz bizz...