2 Haziran 2012 Cumartesi

ÖĞÜT

ÖZET ÖĞÜT

Kalbini kıskançlıktan, dilini yalandan, halini riyadan, midesini haramdan kurtaran kişi ancak inan insandır.
İyiliği gizli yap. Hayattayken verdiğin bir hurma, senden sonra, ruhun için verilecek 100 miskal altından daha hayırlıdır.
Mert ol, kendini medhetme, dünya saadetine mağrur olma, nimete şükür, belaya sabret. Hak yolunda mihnet ve gam çekmeye alış…
Akşam ve sabah Allah’ı zikret; nefsini oburluğa alıştırma, günleri yemek, içmek ve uyku ile geçirme! Çok uyku, gafleti arttırır ve yoksulluğa sebeptir. Sabah aydınlığında (seher vakti) ve ikindinden sonra katiyyen uyuma!...
Harama bakma gaflet verir. Geceleri çıplak yatma; kısmetin kesilir. Cünüp kimse ile yemek yeme gam verir.Az ye, az iç, az konuş, az uyu, çok gülme. Gece aynaya bakma; lüzüm ederse gündüz bak…
Evde yalnız yatmaktan sakın. Bunlar ince meselelerdir.
Tembel olma, daima iyiliği adet edin, yalan söyleme rızık darlığına sebebtir.
Ayakta su dökmek fakirlik ve ihtiyarlık getirir. Gusletmeden bir şey yemek çirkindir. Ekmek kırıntılarını dökmek fakirliğe sebeptir. Düşen şeyi alıp temizler yersen fakirlikten kurtulursun.
Evini gece süpürme, süprüntüyü kapı önünde bırakma.
Ana ve babanı adları ile çağırma; bu büyük vebaldir. Elini daima temiz tut! Bu sözler mühimdir dikkat et!...
Edepli, mütevazi, cömert ve temiz ol. Tırnağınla dişini karıştırma, helada yıknma, elbisen üzerindeyken dikiş dikme, yüzünü eteğinle silme, rızkın kısalır.
Başkasına ait tarakla saçını tarama, evde örümcek ağı bulunmasın; bereketi kaçırır.
Dine sarıl; ocağa yakın olana kara bulaşır, dala yapışan kökü ile buluşur.
Misafir kafirde olsa kapını aç, o, rızkıyla beraber gelir ve ev sahibinin günahını götürür. Allah’tan korkmayanda din, inanmayanda insaf ve ihsan yoktur.
Emaneti korumak, doğru sözlü, güler yüzlü ve cömert olmak Allah vergisidir, bunlar para ile alınmaz.
Besmele: bütün işlerin Allah adı ile açılması için elimize verilmiş sadakadır. Onu kullanmak, Allah adını kalbinde tutmakladır.
Namaza ehemmiyet ver. Gafletle kılınan namaza karşılık, bir yufka ekmeği bile elde edemezsin.
Dikkat et! Hakikati ehlinden öğren! Yaptığın yüzlerce şey, namaz kılarken aklına gelir. Böyle gafil kılınan namazdan ne hayır beklenir?
Altın; dirhem ve miskalle, Elmas; kırat ile, Eşya; kilo ile, İslam; hassas ölçülerle ölçülür. Vesveseyi at, kaza ve kadere razı ol.
Dilediğini yapmakta serbest olan Allahü Teala’ya kendini teslim eden, ilahi rızaya erer. Sıkıntıda olanı Allahü Teala felaha ulaşır. Lakin o kahrederse, fezayıda daraltır.
Cahilin kalbi diline tabi olduğundan rast gele konuşur. Arifin dili kalbini takip eder. Bir şey söylemek istediğinde kalbine sorar, söyleyeceği şey lehine ise konuşur, yoksa susar…
Dünya binek taşıdır; binebilirsen seni taşır, o sana binerse ezer.
Allah’a itaat edeni sev; iyi kimseyi seven Allah’ı sevmiş olur. Kanaatkar, sabırlı ve şefkatli ol! Resulullah şefkatle alemlere rahmet oldu.
İbadetinle övünme; yalnız ibadet fayda vermez. İhlas, ihsan ve keremi ona arkadaş er. Musibetin altında, nimetler gizlidir. Hakikat gözüyle bakan onu görür; rahmani ihtar olduğunu bilir.

31 Mayıs 2012 Perşembe

Düşünen sahip olduğu nimetin farkına varır

Düşünen sahip olduğu nimetin farkına varır

İsa aleyhisselam bir ağacın altında dua eden birini gördü. Dikkatlice baktığında adamın ayakları yürümeyen bir kötürüm olduğunu anladı. İki gözü de görmüyordu. Vücudunda ise baras hastalığı olduğu anlaşılıyordu. Ama adam bütün bunlara rağmen ellerini kaldırmış mutluluktan uçacakmış gibi dua ediyordu:
– Ey nice zenginlere vermediği nimeti bana ikram eden Rabbim! Sana ağaçların yaprakları sayısınca şükürler olsun!.. Hazret-i İsa kötürüm adama yaklaştı:
– Ayağın yürümüyor, gözün görmüyor. Bedenin de sıhhatli görünmüyor? Buna rağmen çoğu zenginlere verilmeyen nimetlerin sana verildiğini düşünmekte, bunun için de büyük bir mutlulukla şükretmektesin. Hangi nimettir nice zenginlere verilmediği halde sana verilen?
Kapalı gözleriyle sesin geldiği yana yönelen kötürüm adam dedi ki:
– Efendi! Allah bana öyle bir kalp vermiş ki, o kalple Onu tanıyorum. Öyle de bir dil vermiş ki, o dille de ona şükrediyorum. Halbuki, dünyanın serveti elinde olan nice zenginler var ki, kalbinde Onu tanıma sevinci, dilinde de Ona şükretme mutluluğu yoktur. Ama gel gör ki, ayakları topal, gözleri kör, bedeninde hastalıklar bulunan bu kötürüm adama Rabbim, bu sevgiyi ihsan eylemiş, bu nimetin farkına varma tefekkürünü nasip eylemiş. İşte bunu düşününce kendimi tutamıyor da:
– Nice zenginlere vermediği nimeti bana veren Rabbim! Sana ağaçların yaprakları sayısınca şükürler olsun! Diye teşekkürden kendimi alamıyorum.
Kafa gözü kapalı da olsa kalp gözü açık olan bu adama yaklaşan İsa aleyhisselam:
– Ver şu elini öyle ise! diyerek elinden tutar, eğilerek görmeyen gözlerinden öper.
Peygamberin dudaklarının değdiği gözler anında açılır. Karşısındakinin İsa aleyhisselam olduğunu görünce heyecanlanan adam:
– Sen şu ölüleri dirilten, hastalara şifalar bahşeden mucizelerin sahibi Peygamber değil misin? der. İsa Peygamber:
– Belli olmuyor mu? deyince:

– Gözlerimden belli oluyor da ayaklarımdan henüz belli değil, der. Tebessüm eden Hz. İsa:
– Sen hele bir ayağa kalkmayı dene! Deyince, silkinen kötürüm adam dimdik ayağa kalkar.
Ayakları üzerine dikilebildiğini anlayınca söylediği ilk sözü şu olur:
– Ey Allahın Nebisi, sendeki bu mucizeler de O’ndan değil mi? Öyle ise izin ver de geç kalmayayım, O’na şükredeyim, diyerek hemen yere iner, başını secdeye koyar ve der ki:
– Rabbim! Seni tanıyan bir kalple, şükreden bir dil nimetinin şükrünü yapmaktan acizken, şimdi gören bir çift gözle, yürüyen iki de ayak da lütfettin. Artık bilemiyorum nasıl şükretmem gerekiyor bu eşsiz nimetler karşısında?
Bu sırada çevreden toplanan halk, gösterdiği bu mucizelerden dolayı İsa aleyhisselamın elini öpmek isterler. Ama Allahın Nebisi işaret eder:
– Benim değil secdedeki şu kötürüm adamın elini öpün!..
Derler ki:
– Onu secdeye indiren nimetlere biz baştan beri sahibiz. Ama hiç birimiz onun duyduğu gibi bir mutluluk duymadık.
– Öyle ise, der, tefekkür edin, siz de düşünün.
Sözünü şöyle bağlar Allahın Nebi’si:
– Düşünen sahip olduğu nimetin farkına varır. Düşünmeyen ise kendisini mahrumiyette sanır!
Kaynak: Yeni Aile İlmihali, Ahmed Şahin, Cihan Yayınlar

kalplerin mühürlenmesi.


Allah Teâlâ, Kur’an-ı Kerimde, Efendimiz (asv)’e hitaben şöyle buyurmaktadır:
“Sen inkâr edenleri korkutsan da, korkutmasan da birdir. Onlar iman etmezler. Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Ve gözlerinde de bir perde vardır. Onlar için büyük bir azap vardır.” (Bakara Suresi, 2/6-7)
Bu ayet-i kerimeyi, sathi bir anlayışla ele alan bazı kimseler: “Allah bu kişilerin kalplerini ve kulaklarını mühürlemiş, gözlerine de perde çekmiştir. Bunlar nasıl iman ve ibadet etsinler, hakikatleri nasıl görsünler ve nasıl işitsinler?” demektedirler. Hâlbuki meseleyi, “Allah’ın ezeliyeti” ve “İlmin maluma tabi olması” kaidesi çerçevesinde ele alan bir insan için, böyle bir iddia çok yersizdir.
Evvela, ayet-i kerimenin ifadesinde; “inkâr etme” fiili insanlara, mühürleme ve perde çekme fiilleri ise; Allah’a hamledilmiştir. Demek insan, inkârı kendi tercih etmekte ve bunda ısrar etmekte, bunun neticesi olarak da Allah kalbini mühürlemektedir.
Bilindiği gibi, ihtiyari fiillerde, Cenab-ı Hakk’ın külli iradesi, kulun cüz’i iradesine tabidir. Yani kul, neyin yaratılmasını isterse, Allah onu yaratır. Burada da inkâra insanlar sapmakta, inkârlarının bir neticesi olarak da kalplerini ve kulaklarını Allah mühürlemektedir. Bu hakikati, şu misal ile anlayabiliriz:
Belediye zabıtalarının, fırınları teftiş ettiğini ve fırınların sağlıklı üretim yapıp yapmadıklarını kontrol ettiklerini farz ediyoruz. Zabıtalar, birçok temiz ve kanunlara uygun üretim yapan fırını gezdikten sonra, son derece pis, içinde böceklerin yuva yaptığı ve son derece sağlıksız şartlarda üretim yapan bir fırına girmiş olsunlar. Belediye memurlarının burada yapacağı iş; üretim yapmaya elverişli olmayan bu fırını kapatmak ve mühürlemektir.1
Acaba zabıtalar fırını mühürlediğinde, fırın sahibi diyebilir mi ki; “Fırını mı zabıtalar mühürledi, ekmek çıkaramama suçum onlara aittir.” Elbette diyemez. Evet, fırını zabıtalar mühürlemiştir, bu doğrudur, ancak fırının mühürlenmesine sebep olacak işleri kendisi işlemiştir. Fırınını temizlememiş ve sağlık şartlarını yerine getirmemiştir. Yani zabıtaların mühürleme fiili, fırıncının kötü ahlakına bağlıdır. Eğer fırıncı dükkânını temiz tutsaydı bu mühürleme olmayacaktı. Zaten zabıtaların da fırıncılara bir garezi yok, zira birçok fırın mühürlenmemiş bir şekilde işlerini yapmaktadır.
Sözün özü; fırını her ne kadar zabıtalar mühürlemiş olsa da, suçlu ve sorumlu fırıncıdır.
Aynen bunun gibi, fırıncı hükmünde olan insan da, fırını hükmünde olan kalbini, küfür, şirk, günah, isyan gibi kirlerden temizlemediği takdirde, Allah onun fırınını, yani kalbini mühürleyecektir. Ve mühürlenmiş bir fırından ekmeklerin çıkamayacağı gibi, mühürlenmiş bir kalpten de iman, muhabbet, marifet gibi olgular çıkamaz.
Cenab-ı Hakk’ın, insanın nefsinde ve kâinatta sergilediği nihayetsiz lütuf ve ihsanları imanın nuru ile görülür. Başta küfür olmak üzere günahlar ve isyanlar bu seyre perde olurlar. İnsan günah ve isyana devam ettikçe, Rabbi ile arasındaki perdeler kalınlaşır.
Bir insan işlediği günahlara tövbe ederek mahcubiyetini, huzura çevirmediği takdirde, nefsinin hükmetmesiyle, kalbine, iman nuru yerine, gurur, riya, şehvet ve en nihayette küfür yerleşir. Bu hâl ise onun kör olmasına ve netice olarak kalbinin mühürlenmesine yol açar.
Yoksa Allah Teâlâ, iman ve sâlih amel üzere bulunan bir insanın kalbini mühürlemez. Demek, küfür yolunda yürüyen kimseler, kâinatta, Allah’ın varlığına, birliğine, rahmet ve keremine şehadet eden sayısız delilleri okumamakla ve nihayetsiz sedâları işitmemekle, kalplerinin ve kulaklarının mühürlenmesine ve gözlerine perde çekilmesine kendileri sebep olurlar.
Diğer taraftan, sözü edilen âyet-i kerime, Allah Resûlüne (asv) cephe alan, onunla mücadele eden müşrikler hakkında nâzil olmuştur. Ve o müşriklerin kalplerinde şirkin tam hâkimiyet kurması ve tevhide yer kalmaması, “kalp mühürlenmesi” şeklinde ifade edilmiştir. İşte kendilerine hidayet kapısı kapananlar, bu noktaya varan müşriklerdir. Yoksa günah işleyen, zulüm eden yahut şirke giren her kişi için hidayet kapısının kapanması söz konusu değil. Aksi halde, asr-ı saadette, daha önce putlara tapan on binlerce insanın İslâm’a girmelerini nasıl izah edeceğiz?!.. Şirke giren her insanın kalbi mühürlenseydi, hiçbir müşrikin Müslüman olamaması gerekirdi. Demek ki, kalbi mühürlenenler, tevhide dönmeleri imkânsız hâle gelenlerdir. Ve onlar, bu çukura kendi iradelerini yanlış kullanarak düşüyorlar.
“Gerçekten o inkâr edenleri inzar etsen de (uyarsan da) etmesen de birdir; iman etmezler. Allah kalplerine de kulaklarına da mühür vurmuştur; gözlerinin üzerine de perde çekmiştir. Onlar için büyük bir azap da vardır” (Bakara, 2/6-7) mealindeki söz konusu ayetlerin nüzul sebebi özel bir kaç hususî kafirin durumudur. Taberî’nin İbni Abbas’tan ve el-Kelbî’den rivayetine göre bu iki ayet-i kerime, Huyey b. Ahtab, Kâ’b bin Eşref ve benzeri Yahudilerin ileri gelenleri hakkında nazil olmuştur(bk. Taberî, İbn Kesir, Vehbe Zuhaylî-et-Tefsiru’l-münîr, ilgili ayetin tefsiri). Demek ki, burada “tebliğin kendilerine fayda vermeyeceği belirtilen” kimseler belli birkaç kişidir. Yoksa, bütün insanlar veya bütün inanmayanlar için değildir.
Bu belli kâfirlerin kimler olduğu hususunda farklı görüşler vardır: Huyey b. Ahtab, Kâ’b bin Eşref ve benzeri Yahudilerin ileri gelenleri hakkında nazil olmuş diyenlerin yanında, Hendek savaşındaki ileri gelen bazı komutanlar olduğunu, Ebu Cehil ve Ebu Lehep gibi bazı müşrikler olduğunu söyleyenler de vardır(bk. Zadu’l-Mesîr, ilgili ayetin tefsiri).
Bu ayet ortada olduğu halde Hz. Peygamber(a.s.m)’in tebliğine devam etmesi de gösteriyor ki, burada söz konusu edilen ve imana gelemeyecekleri bildirilen belli birkaç kişidir. Sebebi ne olursa olsun, bu ayette belirtilen kâfirler belli bir zümredir. Allah, bu adamların bir daha samimi olarak İslam dinine girmeyeceklerini elbette bilmektedir. Allah ise -haşa- haksız yere bunların iman yolunu kapatmamıştır. Bunlar kendi özgür iradeleriyle küfrü tercih etmiş ve iman etmemek için ön yargılı ısrarlarını sürdürmüş bir gruptur.
Sözün özü, insan ister, Allah yaratır.

26 Mayıs 2012 Cumartesi

YARADILIŞIMIZIN GAYESİ


kesinlikle) bil ki, hilkatin (yaradılışın) en yüksek gayesi (amacı) ve fıtratın (doğuştan gelen özelliğin) en yüce neticesi, iman-ı billâhtır (Allah'a imandır). Ve insaniyetin en âli (üstün, yüce) mertebesi (derecesi) ve beşeriyetin (insanlığın) en büyük makamı, iman-ı billâh içindeki marifetullahtır (Allah'ı bilme, tanımadır). Cin ve insin (insanın) en parlak saadeti (mutluluğu) ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır (Cenab-ı Hakk'a karşı beslenen ihlâslı sevgidir). Ve ruh-u beşer (insan ruhu) için en hâlis (saf, duru) sürur (sevinç) ve kalb-i insan (insan kalbi) için en sâfi (temiz, saf) sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir (ruhun aldığı lezzettir).

Evet, bütün hakikî (gerçek) saadet (mutluluk) ve hâlis (saf) sürur (sevinç) ve şirin nimet ve sâfi lezzet, elbette marifetullah ve muhabbetullahtadır. Onlar, onsuz olamaz. Cenâb-ı Hakkı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envâra (nurlara), esrara (sırlara), ya bilkuvve (kabiliyet olarak) veya bilfiil (fiilen) mazhardır (sahip olur, şereflenir). Onu hakikî tanımayan, sevmeyen, nihayetsiz şekavete (sıkıntıya), âlâma (acılara) ve evhama (kuruntulara) mânen ve maddeten müptelâ (tutulmuş) olur.
Evet, şu perişan dünyada, âvâre (başıboş, şaşkın) nev-i beşer (insan türü) içinde, semeresiz (meyvesiz) bir hayatta, sahipsiz, hâmisiz (koruyucusuz, himayesiz) bir surette, âciz (güçsüz), miskin (zavallı) bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder? İşte bu âvâre nev-i beşer içinde, bu perişan, fâni (geçici) dünyada, insan sahibini tanımazsa, mâlikini (sahibini) bulmazsa, ne kadar biçare sergerdan (şaşkın) olduğunu herkes anlar. Eğer sahibini bulsa, mâlikini tanısa, o vakit rahmetine iltica eder (sığınır), kudretine istinad eder (dayanır). O vahşetgâh (korkutucu bir yer olan) dünya, bir tenezzühgâha (gezinti yerine) döner ve bir ticaretgâh (ticaret yeri

23 Mayıs 2012 Çarşamba

İmanın Artması ve Güçlenmesi

İmanın Artması ve Güçlenmesi PDF Yazdır E-posta

M. Ali KAYA
İman kalb ile tasdik, dil ile ikrar ve azalar ile amel etmektir. Kalb ile tasdik ettikten sonra kişinin iman konusundaki bilgisi, Allah’ın ayetleri hakkındaki ilmi ve Allah’ın isim ve sıfatları konusundaki delilleri arttıkça ve ayet-ı beyyinatı tefekkür ettikçe mü’mini imanı artar, yani güçlenir.
 
Bu husus Kur’an ayetleri ile sabittir. Nitekim yüce Allah “Allah mü’minlerin imanları artsın diye sekinet indirendir.” (Fetih, 48:4) Bu ayette yüce Allah mü’minlerin imanlarını artırarak düşman ve ölüm korkusundan kurtardığını ifade etmektedir. Hidayetin artması da imanın artması olarak ifade edilmiş ve “Allah onların hidayetlerini artırmıştır” (Kehf, 18:13; Müddessir, 74:31) buyurmuştur. Kur’ân-ı Kerimin ayetleri nazil oldukça mü’minlerin imanlarının arttığını da yüce Allah “Sureler indikçe iman edenlerin imanları artar ve birbirlerine müjde verirler” (Tevbe, 9:124) “Mü’minlere ‘Düşmanlar sizin için ordu hazırladılar, onlardan korkmaz mısınız?’ denilince o mü’minlerin imanları artar da ‘Bize Allah yeter! O ne güzel vekildir’ derler.” (Âl-i İmran, 3:173)

Bu ayetler mü’minlerin imanlarının Kur’an ayetlerinin sayısınca artacağını ve amel edildikçe de imanda terakki ve tekâmülün devam edeceğini ifade etmektedir. Allah için yapıla her şey, Allah için sevmek ve Allah için buğzetmek dâhili bütün ameller kişinin sevabını ve imanını artırırlar.

Yüce Allah Hz. İbrahim’in (as) “Ya Rab! Ölüleri nasıl diriltirsin, bana göster!” diye sormasını överek anlatır ve “Yoksa inanmıyor musun?” şeklinde amacını ifade etmesi için sorar. Hz. İbrahim (as) da “İnanıyorum ama istiyorum ki kalbim tatmin olsun!” şeklinde cevap verir. (Bakara, 2:260) Bu ayet-i kerime Hz. İbrahim’in (as) “Haliliye Mesleğinin” imanı kuvvetlendirmek ve imana ait meselelerde taklitten tahkika çıkarmanın önemini ve Allah katındaki değerini ifade etmesi bakımından dikkate değerdir. Nitekim peygamberimiz (sav) 12 sene kaldığı Mekke Döneminde Kur’an-ı Kerimin dörtte üçü nazil olmuştu ve ibadet ile muamelâta ait ayetler nazil olmadığı için inzal edilen sure ve ayetler genellikle Allah’a ve ahrete İman konularını ve imanı artıracak delilleri içeriyordu. Bu nedenle peygamberimiz (sav) sahabeleri ile sık sık kırlara ve Mekke dışına çıkarak Kur’an okuyup “Kainat Kitabını” “Tefekkür” ederek sahabeleri ile Tefekkürî ibadeti yapıyordu.

Nitekim Muaz b. Cebel (ra) yanına gelenlere Kur’an okur ve “Haydi gel imanımızı artıaralım!” diyerek Kur’anın ifade ettiği kâinattaki deliller üzerinde düşünerek imanını artırıyordu. (Mehmet Sofuoğlu, Buhari Tercümesi, Ötüken Yay, 1:163) İmanın kuvvetlenmesi sonucu iman taklitten kurtulur ve “İlme’l-Yakîn”, “Ayne’l-Yakin” ve “Hakka’l-Yakin” denen “Yakîn” mertebelerine çıkar. Bu nedenledir ki Abdullah b. Mesut (ra) “Sabır imanın yarısıdır; yakîn de imanın tamamıdır” demiştir. “Allahım! İlmimi, imanımı ve yakînimi artır!” diye dua etmiştir. (Sofuoğlu, Buhari Tercümesi, 1:164)
Abdullah b. Abbas (ra) “Duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var?!” (Furkani 25:77) ayetininin tefsirinde duayı “İman” olarak tefsir etmiş ve “İmanınız olmazsa ne ehemmiyetiniz var?” şeklinde tefsir etmiştir. Zaten dua imanın halis bir ifadesidir. (Sofuoğlu, Buhari Terc, 1:164)


Sonuç olarak yüce Allah İman ve İbadete ait amellerin tamamına “Birr” yani “Hayır ve İyilik” olduğunu belirtir ve “Hayır ve iyilik yüzünüzü doğuya veya batıya çevirmek değildir; gerçek iyilik Allah’a ahiret gününe, meleklere, kitaplara ve peygamberlere iman etmek, mallarınızı akrabaya, yetimlere, yoksullara, yolculara, dilencilere, köle ve esirleri kurtarmak için harcamak, namazı dosdoğru kılmak, zekatı vermek, ahit ve anlaşmalara riayet etmek, sıkıntıda, hastalıkta ve savaşta asbır ve metanet göstermektir. İşte bunlar sâdık olanlar ve takvaya erenlerin ta kendileridir” (Bakara, 2:177) buyurmuş, imanın ibadet ve Salih amellerle artacağını haber vermiştir.

Tasdik imanın birinci mertebesidir. Bu makam ve mertebeden önceki bilgiye iman denmez. Yani tasdik olmayınca iman olmayacağı gibi tasdikten sonra da delillerle ve ibadetlerle iman güçlenerek devam eder ve imanda terakki ve tekâmül sonsuzdur. Nitekim yüce Allah “Mü’minlerin felah bulanları namazlarını huşu içinde kılan, boş sözlerden yüz çeviren, mallarının zekâtını veren, zevcelerinden başkasına bakmayarak iffetlerini koruyanlardır. Onlar emanetlerine riayetkâr, ahitlerine sadıktırlar ve namazlarına müdavimdirler. İste Firdevs cennetinin hakiki varisleri işte onlardır ve onlara orada ebedi kalacaklardır” (Mü’minun, 23:1-9) buyurarak imanın mertebelerini sıralamıştır. Bu ayet-i kerimeler iman-ı kâmili ders vermekte ve ancak böyle bir kamil imanın mü’minleri felaha ulşatıracağını da haber vermektedir.

22 Mayıs 2012 Salı

Üç ayların başlangıcı 22 Mayıs 2012 Salı günüdür.

Üç aylar nedir, nasıl karşılanmalı ve neler yapmalı?


“Her hasenenin sevabı başka vakitte on ise, Receb-i Şerifte yüzden geçer, Şâban-ı Muazzamda üç yüzden ziyade ve Ramazan-ı Mübarekte bine çıkar ve Cuma gecelerinde binlere ve Leyle-i Kadirde otuz bine çıkar. Bu pekçok uhrevî faydaları kazandıran ticaret-i uhreviyenin bir kudsî pazarı ve ehl-i hakikat ve ibadet için mümtaz bir meşheri ve üç ayda seksen sene bir ömrü ehl-i imana temin eden şuhûr-u selâsenizi (üç aylarınızı) tebrik ediyoruz.” (Şuâlar, s. 416)
Dinî anlatımda “Şühûr-ü selâse”, yani üç aylar olarak bilinen bu mevsimin girmesiyle birlikte Müslüman ruhları bambaşka bir hava kaplar. Çünkü bu aylar İlâhî rahmetin coştuğu aylardır. Diğer vakitlerde iyilik ve ibadetlere on sevap veriliyorsa, Receb, Şaban ve Ramazan aylarında gittikçe yükselen bir oranda kat kat fazla sevap verilir.
Meselâ, başka zamanlarda okunan her bir Kur’ân harfi için on sevap yazılmaktadır. Receb ayında bu sevap yüz olarak yazılır, Şaban’da üç yüzü aşar, Ramazan’da bine çıkar. Cuma gecelerinde binleri bulur. Kadir Gecesinde de otuz bine ulaştığını düşünürsek, üç aylardaki mübarek vakitlerin âhiret ticareti bakımından ne kadar kıymetli bir fırsat olduğunu anlayabiliriz.
Bu bakımdan üç aylar “pek çok uhrevî faydaları kazandıran ticaret-i uhreviyenin (âhiret ticaretinin) bir kudsî pazarı ve ehl-i hakikat ve ibadet için mümtaz bir meşheri (sergisi)” olarak vasıflandırılmıştır. Bilindiği gibi, pazarlar ve fuarlar mühim ticaret yerleri arasında yer alırlar. Haftanın belli bir gününde belli bir yerde kurulan pazarda, insanlar her türlü ihtiyaçlarını karşılarlar. O gün sabahtan akşama kadar pazarın ucuzluğundan istifade etmek mümkündür. Ama o gün pazara gidemeyen bir insan, aynı şartlar altında alışveriş yapabilmek için bir hafta beklemek zorundadır. Çünkü pazar bir günlüktür.
Aynı şekilde, üç aylar da yılda bir defa kurulan ve ahiret ticaretinin yapıldığı pazarlardır. İstifade etmesini bilenler, bu pazardan büyük kazançlar sağlarlar. Ahirete yönelik amellerini diğer vakitlere oranla arttırırlar. Daha fazla Kur’ân okurlar, ilme daha fazla yönelirler, uykularından kısarak ilim ve tefekküre, ibadet ve İslâmî hizmetlere daha fazla vakit ayırırlar. Hayırlı işlerde birbirleriyle yarış içine girerler. Böylece, “bu çok sevaplı ibadet ayları”ndan tam bir istifade ile çıkarlar. Bir mânâda, bu mübarek vakitlerde yapılan manevî hizmetler, insanın ebedî hayatı için yapılmış en kârlı “yatırım” olur.
Buna karşılık, üç ayların fazilet ve kıymetinden haberdar olmayıp da değerlendiremeyenler, herkesin istifadesine açık tutulan çok kârlı bir ticaret imkânından mahrum kalmışlar demektir. Bu kimseler, aynı imkânı tekrar ele geçirebilmek için bir yıl daha beklemek zorunda kalacaklardır.
İşte üç ayların ve bu aylardaki mübarek gecelerin büyük bir coşkunlukla ihya edilmesi bu bakımdan da önem kazanıyor. Çünkü bunlar şeâirdendir, İslâmın sembolü ve alâmetlerindedir.
Bu açıdan şeâirin duyurulmasında hem İslâmın izzet ve şerefinin gösterilmesi, hem de İslâmın mânâsından uzak yaşayan insanlara örnek olunması gibi büyük hikmetler vardır.
Namazlarda, bilhassa Cumalarda ve Kandil gecelerinde camilerin mü’minlerle dolup taşması, radyo ve televizyonda Kur’ân ve mevlidlerin okunması, camilerin mahyalarla (iki minare arasının ışıklı güzel yazılarla) süslenmesi, hattâ kandil simitlerinin dağıtılması, bu İslâm sembolünü ilân eden huzur verici hadiselerdir.
Böylece bütün mü’minler âhiret kazancına yöneliyor. Herkes Allah’ın rızası yolunda sonsuz bir yarışa giriyor. Ve oluşan manevî hava, bütün bir topluma huzur veriyor. Bu huzur havasından herkes derecesine göre istifade ediyor. Yapılan ibadetler, okunan Kur’ânlar, Arş’a yükselen ihlâslı dualar, bitip tükenmek bilmeyen bir şevkle devam ettirilen İslâmî hizmetler, İlâhî rahmetin celbine vesile oluyor. Ayrıca sırf Allah rızası için ve ihlâsla yapılan bu hizmetler, günahların, sefahetlerin ve zulümlerin kirlettiği manevî havamızı temizliyor.
Şu halde, her yıl bizlere ikram edilen bu bulunmaz fırsattan istifade etmeliyiz. Bunun için, mü’min kardeşlerimizle daha sık bir araya gelip sohbetlerde bulunabiliriz. Aramızda Kur’ân’ı paylaşıp imkân nisbetinde günlük ve haftalık hatimler yapmaya başlayabiliriz. Makbul dua ve zikirleri daha çok okuyabiliriz. İslâmî eserlere daha fazla vakit ayırabiliriz. İslâmın hakikatlerini yayma ve anlatma hususunda daha fazla gayret gösterebiliriz. Bu yolda göstereceğimiz en küçük bir gayret, en azından bire yüz netice verecektir.
Bu arada, üç ayların ve kandil gecelerinin evlerimizde ve aile fertleri arasında ayrı bir mânâ içinde yaşanması gerektiğini de unutmamalıyız. Çocuklarımız o manevî havayı soluya soluya büyümelidirler. Bunun için, mübarek gecelerde onları hediyelerle sevindirip, camilere alıştırmakta büyük faydalar vardır.
Ayrıca, sabaha karşı seher vakitlerinde uyanık bulunmaya çalışarak İslâm âlemi için ve mü’min kardeşlerimiz için dualar etmenin fazilet ve kıymeti sonsuzdur. O feyizli vakitte yapılan duaların kabul ihtimali çok kuvvetlidir.
Bu bakımdan gerek kendimizin, gerekse diğer mü’minlerin dünya ve âhiret imtihanlarında başarılı çıkmaları için Cenab-ı Hakka niyazda bulunmak ve Ondan yardım istemek suretiyle, hem sıkıntı ve musibetlere karşı sarsılmaz bir dayanak noktası bulmuş, hem de tükenmez bir teselli kaynağına kavuşmuş oluruz.

15 Mayıs 2012 Salı

Ey Huzura Kavuşmuş İnsan!

Ey Huzura Kavuşmuş İnsan!

 
Cenâb-ı Hak buyuruyor: “Ey huzura kavuşmuş insan! Sen O’ndan râzı, O da senden râzı olarak Rabbine dön. (Sâlih) kullarım arasına katıl ve cennetime gir!” (Fecr, 27-30)

Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Mükâfâtın büyüklüğü, belânın şiddetine göredir. Allâh, sevdiği topluluğu belâya uğratır. Kim başına gelene rızâ gösterirse, Allâh ondan hoşnud olur. Kim de rızâ göstermezse, Allâh’ın gazabına uğrar.” (Tirmizî, Zühd, 57/2396; İbn-i Mâce, Fiten, 23)

Allâh Rasûlü (sav) ile Ebû Bekir (ra) oturuyorlardı. Hz. Ebû Bekir’in üzerinde eski bir abâ (elbise) vardı. Öyle ki, elbisenin uçlarını göğsünün üstünde ağaç çöpleriyle birbirine tutturmuştu.

Bu esnâda Cebrâîl (as) nüzûl etti. Peygamber Efendimiz’e Allâh Teâlâ’nın selâmını bildirdi ve: “–Yâ Rasûlallâh! Ebû Bekir’in bu hâli nedir? Eski bir elbise giymiş, uçlarını da ağaç çöpleriyle tutturmuş!” dedi.

Âlemlerin Efendisi:
“–Ey Cibrîl! O, malını Fetih’ten önce Allâh’ın dîni uğruna harcadı, onun için bu hâldedir.” buyurdu.

Bunun üzerine Cebrâîl (as):
“–Ona Allâh Teâlâ’nın selâmını bildir. De ki: Rabbin sana soruyor; “Şu fakr u zarûret içinde bulunman sebebiyle Ben’den râzı mısın, yoksa hâlinden şikâyetçi misin?””

Allâh Rasûlü, dostu Ebû Bekir’e dönerek:
“–Ey Ebû Bekir! İşte Cibrîl burada, sana Allâh Teâlâ’dan selâm getirdi. Yüce Rabbimiz buyuruyor ki; “Şu fakr u zarûret içinde bulunman sebebiyle Ben’den râzı mısın, yoksa hâlinden şikâyetçi misin?””

Ebû Bekir (ra) bu iltifât-ı ilâhî karşısında sevincinden ne yapacağını bilemedi. Âdeta dili tutuldu. Bir müddet ağladı, ağladı…
Sonra da:
“–Rabbimden mi şikâyetçi olacağım?!. Ben Rabbimden râzıyım, ben Rabbimden râzıyım, ben Rabbimden râzıyım.” dedi. (Ebû Nuaym, Hilye, VII, 105; İbnü’l-Cevzî, Sıfatü’s-Safve, I, 249-250)      alıntıdır....

Hızır (AS)' ın Duası

Hızır (AS)' ın Duası

Yine bir gün Hızır Aleyhisselam göğe bakıp tefekküre dalı...p gitmişti. Yaptığı uzlet ve ibadetler neticesi ve Rabbinin yardımı ile keşfi açılmıştı. Diğer insanların görmediği şeyleri görüyordu. Birinci kat gökte bir anda yedi kat gök açıldı ve bir yazı gördü. Hızır Aleyhisselam'ın gördüğü bu yazı onu çok etkilemişti. Arşı alada gördüğü yazı Fatihayı şerifdi.
"Yarabbi bu nasıl bir süredir ki etrafı pırıp pınl bir aydınlık, bunu okudukça hem imanım artıyor hem de şevkim."
Bu yedi ayet olan duayı her okuyuşunda sanki başka bir aleme geçiyor başka başka manalar öğreniyordu. İlk okuyuşunda kelami manayı anladı. İkinci okuyuşunda mecazi manayı anladı. Üçüncü de edebi manayı anladı. Dördüncü de tefsiri manayı anladı. Fakat diğer manalara lafızlar kelimeler ifade etmekten acizdi şaşırıp kalmıştı.
"Ya Rabbi bana bu süreyi indir bununla amel edeyim dua edeyim" dedi.
Ancak Hızır Aleyhisselam'a şöyle ilham oldu ki "bu süre Alemlere rahmet olarak gönderilecek olan Hz. Muhammed ve ona inanlara ahir zamanda inzal olacaktır. Bunu isteme bu sana verilmeyecektir". Hızır Aleyhisselam, bu duruma çok üzüldü. Günlerce, aylarca yıllarca ağladı yemedi içmedi halvet eyledi, yalvardı yakardı Rabbisine sonra yine ilham oldu ki "eğer dua ederse, Muhammed'ın ümmetinden olabilirsin." Hazreti Hızır Aleyhisselam da çok büyük dua ile dua etti, ismi azam ile dua etti. Rivayet edildiğine göre yaptığı dua şu idi.
(BİSMİLLAH! MAŞAALLAH LA KUVVETE İLLA BİLLAH,
MAŞAALLAH KÜLLİ NİYMETİN MİNALLAH MAŞAALLAH
ELHAYRÜ KÜLLİHİ BİYEDİLLAHİ MAŞAALLAH LA YUSRİFÜSUUE İLLALLAH)
Allah'ın ismiyle başlarım,
Allah neyi dilerse o olur.
Kuvvet ve kudret ancak Allah'ındır.
Allah neyi dilerse o olur.
Her nimet Allah'tandır.
Allah neyi dilerse o olur.
Hayrın tamamı Allah'ın kendi kudretindendir.
Allah neyi dilerse o olur.
Fenalıkları insanlardan defeden ancak Allahü Teala'dır.
Hızır Aleyhisselam yaptığı bu duanın neticesi ile kendisine Abı hayat suyunun yeri gösterildi ve bu sudan içince kıyamete kadar ömrü uzatılmış oldu. Böylece Hz. Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'ın ümmetinden olma şerefine nail oldu.

13 Mayıs 2012 Pazar

MÜMİNİN ZİNDANI KAFİRİN İSE CENNETİ

- MÜMİNİN ZİNDANI KAFİRİN İSE CENNETİ

Bir gün İmam Hasan (a.s) yıkandıktan sonra yeni ve temiz elbiselerini giyerek kendisine güzel koku sürdükten sonra tam bir vakar ve azamet içerisinde evden dışarı çıktı. İmam (a.s)’ın güzel siması, her bakanı kendisine cezp ediyordu. Dost ve hizmetçilerinden bir grup kimseyle birlikte Medine sokaklarının birinden geçiyordu. Bu esnada fakirliğin kendisini çökerttiği, derisinin kemiklerine yapıştığı ve güneş ışınlarının yüzünü yaktığı Yahudi bir yaşlı adamla karşılaştı. Bu adamın omzunda bir su tulumu vardı, güçsüzlük yürümesine müsaade etmiyordu, fakirlik ve ihtiyaç, ölümü ona tatlı kılmıştı ve hali her göreni üzüyordu.
Bu adam İmam Hasan (a.s)’ı o celal ve cemal ile görünce şöyle dedi: “Rica ediyorum biraz durun ve sözümü dinleyin!”
İmam (a.s) onun bu sözü üzerine durdu.
Yahudi: “Ey Resulullah’ın oğlu! Biraz insaf et ve hak ver!”
İmam (a.s): “Ne hakkında?!”
Yahudi: “Deden Resulullah şöyle buyuruyordu: “Dünya müminin zindanı, kafirin ise cennetidir.” Ama şimdi görüyoruz ki dünya, nimet ve refah içerisinde olduğunuzdan dolayı sizin için cennettir; azap ve işkence içerisinde yaşayan benim için ise cehennemdir. Oysa sen mümin ve ben ise kafirim!”
İmam (a.s) o yaşlı Yahudi’nin cevabında şöyle buyurdu:
“Ey yaşlı adam! Eğer perde gözlerinin önünden kalkmış olsaydı ve Allah-u Teâla’nın, cennette benim ve bütün müminler için nasıl nimetler yarattığını görmüş olsaydın, o zaman anlardın ki dünya bu güzelliğine rağmen benim için zindandır. Yine eğer Allah-u Teâla’nın, senin ve tüm kafirler için nasıl bir azap ve işkence hazırladığını görmüş olsaydın, o zaman tasdik edecektin ki dünya, bu kadar fakirlik ve perişanlığına rağmen senin için geniş bir cennettir.”
Evet, Peygamber (s.a.a)’in: “Dünya müminin zindanı, kafirin ise cennetidir” diye buyurmuş olduğu sözün manası işte budur.

ANNELER GÜNÜNZ KUTLU OLSUN...

LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...