10 Mart 2019 Pazar

Dervisin tevekkulu

Bu da Geçer Dervişin biri, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra bir köye ulaşır. Karşısına çıkanlara kendisine yardım edecek, yemek ve yatak verecek biri olup olmadığını sorar. Köylüler kendilerinin de fakir olduklarını, evlerinin küçük olduğunu söyler ve Şakir diye birinin çiftliğini tarif edip oraya gitmesini tavsiye ederler. Derviş yola koyulur,birkaç köylüye daha rastlar.Onların anlattıklarından Şakirin bölgenin en zengin kişilerinden biri olduğunu anlar. Bölgedeki ikinci zengin ise Haddad adında başka bir çiftlik sahibidir. Derviş Şakir’in çiftliğine varır. Çok iyi karşılanır, iyi misafir edilir, yer içer, dinlenir. Şakir de aileside hem misafirperver hem de gönlü geniş insanlardır… Yola koyulma zamanı gelip Derviş, Şakir’e teşekkür ederken, “Böyle zengin olduğun için hep şükr et.”der. Şakir ise şöyle cevap verir: “Hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Bazen görünen gerçeğin ta kendisi değildir. Bu da geçer…” Derviş Şakir’in çiftliğinden ayrıldıktan sonra bu söz üzerine uzun uzun düşünür. Bir kaç yıl sonra dervişin yolu yine aynı bölgeye düşer. Şakir’i hatırlar, bir uğramaya karar verir. Yolda rastladığı köylüler ile sohbet ederken Şakir den söz eder. “Haa o Şakir’mi” der köylüler, “O iyice fakirledi, şimdi Haddad’ın yanında çalışıyor.” Derviş hemen Haddad’ın çiftliğine gider, Şakir’i bulur. Eski dostu yaşlanmıştır, üzerinde eski püskü giysiler vardır. Üç yıl önceki bir sel felaketinde bütün sığırları telef olmuş, evi yıkılmıştır. Toprakları da işlenemez hale geldiği için tek çare olarak selden hiç zarar görmemiş ve biraz daha zenginleşmiş olan Haddad’ın yanında çalışmak kalmıştır. Şakir ve ailesi üç yıldır Haddad’ın hizmetkarıdır. Şakir bu kez Derviş’i son derece mutevazi olan evinde misafir eder. Kıt kanaat yemeğini onunla paylaşır… Derviş vedalaşırken Şakir’e olup bitenlerden ötürü ne kadar üzgün olduğunu söyler ve Şakir’den şu cevabı alır: Üzülme… Unutma,bu da geçer…” Derviş gezmeye devam eder ve yedi yıl sonra yolu yine o bölgeye düşer. Şaşkınlık içinde olup biteni öğrenir. Haddad birkaç yıl önce ölmüş, ailesi olmadığı içinde bütün varını yoğunu en sadık hizmetkarı ve eski dostu Şakir’e bırakmıştır. Şakir Haddad’ın konağında oturmaktadır, kocaman arazileri ve binlerce sığırı ile yine yörenin en zengin insanıdır. Derviş eski dostunu iyi gördüğü için ne kadar sevindiğini söyler ve yine aynı cevabı alır: “Bu da geçer…” Bir zaman sonra Derviş yine Şakir’i arar. Ona bir tepeyi işaret ederler. Tepede Şakir’in mezarı vardır ve taşında şu yazılıdır: “Bu da geçer…” Derviş, “ölümün nesi geçecek?” diye düşünür ve gider. Ertesi yıl Şakir’in mezarını ziyaret etmek için geri döner; ama ortada ne tepe vardır nede mezar. Büyük bir sel gelmiş,tepeyi önüne katmış, Şakir’den geriye bir iz dahi kalmamıştır… O aralar ülkenin sultanı, kendisi için çok değişik bir yüzük yapılmasını ister. Öyle bir yüzük ki, mutsuz olduğunda umudunu tazelesin, mutlu olduğunda ise kendisini mutluluğun tembelliğine kaptırmaması gerektiğini hatırlatsın… Hiç kimse Sultanı tatmin edecek böyle bir yüzük yapamaz. Sultanın adamları da bilge Derviş’i bulup yardım isterler. Derviş, Sultanın kuyumcusuna hitaben bir mektup yazıp verir. Kısa bir süre sonra yüzük Sultan’a sunulur. Sultan önce bir şey anlamaz; çünkü son derece sade bir yüzüktür bu. Sonra üzerindeki yazıya gözü takılır, biraz düşünür ve yüzüne büyük bir mutluluk ışığı yayılır: “Bu da geçer” yazmaktadır

23 Aralık 2018 Pazar

Tesadufmu tevafukmu?

Öylesine kendi kendine ve olağan bir olgu sanki. Şans eseri bir karşılaşma veya sebepsiz yere olan bir benzerlikmiş gibi. Oysa  her şeyin bir sebebi ve her sebebin bir sahibi vardır unutma! Senin tesadüf dediğin şey  başlı başına planlanmış bir mucizedir. Ve senin mucize sandığın bir çok şey  Yüce Yaradanın muhteşem eseridir.
      Hiç dikkat ettin mi?
Bir kaza olur ve muhtemelen yakınlarda bir yerden bir doktor geçmektedir. Bir çocuk, dengesini kaybeder ve balkondan düşer aşağıda ise saman yüklü bir kamyon beklemektedir. Örnekleri çoğaltmak mümkün fakat asıl önemli olan  bilinenin aksine bunların birer tesadüf olmadığı. Farklı bir açıdan bakmak gerekirse  birbirine çok benzeyen iki kişinin karşılaşması  birbirinden hoşlanan iki çiftin  huy ve zevklerinin birebir aynı oluşu ve daha bir çok mucize sanılan olay veya mahaller aslında Allah’ın  irâdesi ve emriyle gerçekleşmektedir.
      Hiçbir şey Allah’ın bilgisi ve kudretinin dışında olmadığı gibi idaresi dışında da değildir. Her şeyde bir amaç ve bir irâdenin belirtisi vardır. Allah dilemedikçe hiçbir şey olmaz. Bütün bunlar gösterir ki: Kainatta Tesadüf diye bir şey yoktur. Her şeyin birbirine denk gelip bir nizâm ve uygunluk içinde oluşu tevafûk’a işâret eder. Buna göre tevafûk  akla  perde arkasında birinin olduğunu gösterir.
       Allaha Sultân-ı Kâinât’tır. Her şeyin anahtarı O’nun yanında  her şeyin dizgini O’nun elindedir. Her şey O’nun emriyle halledilir. Hiçbir şey başıboş olmayıp, onun iradesi dışında değildir. En küçük fertleriyle dahi  bir bütünlük ve birliği muhâfaza ederek uyum içinde olma durumu  yani tevâfukat  Kur’ân‘da dahi bulunmaktadır. Ve Kur an da tesadüfe asla yer yoktur. Emrolunan her şeyin belli bir sebebi  planlanmış bir hakikati bulunmaktadır.
      Düşünmeni isterim  doğadaki ağaçlar ve çiçekler  güneşin doğması ve batması ya da başka bir örnek vermek gerekirse, suların buharlaşması ve tekrar yağmura dönüşüp yağması birer tesadüf müdür sence? Bunu aklının bir köşesine yaz tesadüf diye bir şey yoktur. Olan biten her şeyin  var olan her nesnenin ve yaşanan bir çok benzer vak’anın sebebi tamamen tevafûk’tur, tesadüf değil. Senin dünyaya gelmen, yaşaman  evlenip bir iş sahibi olman vesaire… Her bir  evre  her bir aşama tamamen Allah’ın takdiri rahmeti ve  irâdesi sayesindedir.

  Daima anımsa  Allah’ın emri olmadan yaprak bile kıpırdamaz, O’nun hikmeti olmasa  sen nefes bile alamazsın. Rabb’in istemese gece ve gündüz oluşumu son bulur ve O  dur dese  dünya dönmeyi bırakır. Şimdi, sorarım sana, bunların hepsi birer tesadüf olabilir mi? Senin  eşinle veya kız arkadaşınla her hangi bir gün  her hangi bir yerde ve her hangi bir şekilde karşılaşmış ve tanışmış olmanız bir tesadüf mü? En sevdiğin arkadaşınla aynı yerde askerlik görevini yapmanız veya aynı okulda denk gelmeniz tesadüf mü sence? Ben hala sana niye bu soruları soruyorum ki? Sen zaten artık tesadüf diye bir şey olmadığını biliyorsun. Benim görevim sadece sana hatırlatmak  farkında olmanı sağlamak. Belki de bu güne dek hiç bunları düşünmedin bile ve hatta  her şeyin gerçekten tamamen birer tesadüf eseri olduğunu sanmaktaydın. Gördün mü bak, demek ki sana yönelttiğim sorular boşuna değildi asla.
      Senin şu an burada bu yazıyı okuyor olman bile  tevafûk’tur. Bir şekilde  seni bu yazıyı okumaya iten neden tesadüf değil  olamaz. O halde senin yapman gereken tek şey her şeyin sebebinin Allah olduğunu idrak etmektir. Hiçbir şey O nun bilgisi haricinde olmaz  hiçbir  sebep O’nun irâdesi dışında gerçekleşmez. Bunun içindir ki tesadüf kavramı tamamen bir yanılgı  hatalı bir programdır.
      Asla ama asla unutma. Sen  tamamen yüce bir planın eserisin. Senin var oluşundan önce bu plan vardı ve  var olma zamanını beklemekteydi. Ve yine bir tevafûk sebebiyle bu yaşama gönderildin. Şöyle bir düşünecek olursan  aslında yaşam denen kavram da asla Tesadüf Değil..

1 Nisan 2018 Pazar

Recep ayının fazileti

Recep ayında tutulan orucun mükafatı nedir?

Cenab-ı Hak, Recep ayında oruç tutan kullarına hangi mükâfatları vaat etmiştir?

Recep’in ilk günü oruç tutan kişinin günahları af edilir
“Recep’in ilk günü oruç tutan kimseden günahları –bir rivayette cehennem- yerle gök yer arası kadar uzaklaşır.” (Gunyetü’t Talibin, Nüzhetül-Mecâlis)
“Bir kimse Recep’in ilk günü oruç tutsa, Allahü Teala, onun iki yıllık günahlarına kefaret olur.” (Gunyetü’t Talibin)
Recep’in ilk günü oruç tutan kişiye, bir aylık oruç sevabı yazılır
Resulullah (asm) buyurdu ki:
“Bir kimse Recep’in birinci gününü oruçlu geçirirse, bir aylık oruç tutmuş gibi sevap verilir.” (Gunyetü’t Talibin, Kenzül-Ummal)
Recep’in başında, ortasında ve sonunda oruç tutan, tamamını oruçla geçirmiş gibidir
Resulullah’ın (asm) Recep’in faziletine dair teşviklerini duyan yaşlı bir zatın:
“Ey Allah’ın Resulü! Ben onun tamamını tutmaktan acizim.” şeklinde beyanına karşılık, Resulullah (asm) şöyle buyurmuştur:
“Recep’in ilk günü, ortasındaki günü ve son günü tut ki, o zaman muhakkak sana tamamını tutanın sevabı
verilecektir.” (Gunyetü’t Talibin, Nüzhetül-Mecâlis)
Recep ayında bir gün oruç tutan, kıyamet günü azaptan emin olur, sıratı tevhid ile geçer
“Her kim Recep’ten bir gün oruç tutar ve gecelerinden bir geceyi ibadetle geçirirse, Allah-ü Teala onu kıyamet günü azaptan emin olarak diriltir ve sırat köprüsünü Kelime-i Tevhid ve tekbirlerle geçer.” (Deylemi)
Recep ayından bir gün oruç, 40 senelik oruca bedeldir
“Recep’ten bir gün oruç tutan kimse, 40 sene oruç tutmuş gibi sevaba ulaşır.” (Nüzhetül-Mecâlis)
Recep ayında bir gün oruç tutan kişi için, gök kapıları istiğfar eder
“Recep, haram aylardandır. Onun günleri, altıncı kat semanın kapıları üzerinde yazılıdır. Bir kişi ondan bir gün oruç tutsa ve orucunu, Allah-ü Teâlâ’nın takvasına tamamen ayır(arak günahsız tamamla)sa, (gökte bulunan) o kapı ve o gün dile gelerek:
-Ya Rabbi! Onu bağışla.
Eğer orucunu Allah-ü Teala’nın takvasıyla tamamlamazsa, onun için istiğfarda bulunmazlar ve o kişiye:
-Nefsin seni aldatmış, denilir.” (Nüzhetül Mecâlis, Gunyetü’t Talibin)
Recep ayında bir gün oruç tutan, Allah’ın (cc) en büyük hoşnutluğuna erişir
“İnanarak ve sevabını Allah-ü Teala’dan bekleyerek, Recep’ten bir gün oruç tutan, Allah-ü Teala’nın en büyük rızasını kazanır ve Firdevs-i A’la cennetine yerleşir.” (Nüzhetül-Mecâlis)
“Beni iyi dinleyin; Recep ayı, savaş hislerinin duyulmadığı Allah’ın (cc) (haram) ayıdır. Kim inanarak ve sevabını sadece Allah’tan (cc) bekleyerek Recep ayında bir gün oruç tutarsa, Allahü Teala’nın en büyük hoşnutluğunu kazanmış olur.” (El-Fetteni, Et-Tezkire)
Recep ayından bir gün oruç tutup bir gecesini ihya eden, tüm seneyi ihya etmiş gibidir
Sevban'dan (ra) rivayet edildiğine göre; bir kere Resulullah (asm) bir takım kabirlerin yanından geçerken ağlamağa başlayıp:
-“Ey Sevban! Bu kabirlerde yatanlar! Şüphesiz azap çekiyorlar. Onlardan azabı dindirmesi için Allah-ü Teala’ya yalvardım. Ey Sevban! Eğer bu kişiler, Recep ayından bir gün oruç tutsaydılar ve bir gece olsun
ibadette bulunsaydılar, bu azaba düşmezlerdi” buyurunca, ben:
“Ey Allah’ın Resulü! Bir günün orucu ve gecenin ibadeti bile kabir azabını engeller mi?” diye sordum. Bunun üzerine buyurdular ki (asm):
“Evet! Canım kudret elinde olan Zat’a yemin ederim ki, Recep’ten bir gün oruç tutup bir gece dahi ibadette bulunan herhangi bir Müslüman kadın ve erkeğe mutlaka Allahü Teala, bir senenin tüm günlerini oruç, tüm gecelerini ihya sevabı yazar.” (Nüzhetül Mecâlis)
Recep ayından bir geceyi ihya edip, gününü de oruçla geçiren, cennet nimetlerine nail olur
“Her kim, Recep’ten bir geceyi ihya eder, gününü de oruçlu geçirirse, Allah-ü Teala ona cennet meyvelerinden yedirir, cennetin yeşil ipeklerinden giydirir ve cennetin halis olan içeceğinden içirir. Ancak üç şey yapan müstesna:
Bir şahıs öldüren, “Allah aşkına yardım edin” diye gece veya gündüzleyin Allah-ü Teala adıyla yardım isteyeni işitip de ona yardım etmeyen, (Müslüman) kardeşi kendisine bir sıkıntısını şikayet ettiği halde (maddi gücü varken) ondan (sıkıntıyı) gidermeyen.” (Deylemi)
Recep ayından Perşembe, Cuma, Cumartesi üç gün oruç tutan kişi, 900 yıllık ibadet sevabına nail olur
Enes’ten (ra) rivayet edildiğine göre Resulullah (asm) buyurdu ki:
“Kim haram aylarda(n olan Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep de) üç gün oruç tutarsa, o kişi için 900 yıllık ibadet sevabı verilir.”
Bu hadis-i şerifi rivayet ettikten sonra Hz. Enes (ra) şöyle der:
“Bu hadis-i şerifi Resulullah’tan (asm) işitmediysem şu iki kulağım sağır olsun.”
Resulullah (asm) buyurdu ki:
“Her kim, herhangi bir haram aydan Perşembe, Cuma ve Cumartesi olmak üzere, üç günü oruçlu geçirirse, kendisine (her güne karşılık) 900 sene ibadet (sevabı) yazılır.” (Taberani, Kenzü’l-Ummal)
Recep ayının 13, 14 ve 15. gününü oruçla geçiren kişi, büyük faziletlere erişir
“Recepin 13. günün orucu 3.000 sene oruç gibidir.
Recepin 14. günün orucu 10.000 sene oruç gibidir.
Recepin 15. günün orucu 13.000 sene oruç gibidir.” (Suyuti, El-Le’ali)
Recep ayının yarısının orucu, 30 senelik oruca denktir
“Recep’in yarısının orucu, 30 senelik oruca denktir.”(Nüzhetül-Mecâlis)
Recep ayının tamamını oruçla geçiren kişinin hesabı suhuletli olur
“ Recep’in tamamını tutanı Allah (cc) çok kolay bir hesap ile muhasebe eder.” (Suyuti, El-Le’ali)
Recep ayının tamamını oruçla geçiren kişiye Cenab-ı Hak nida eder: Ey kulum! Dile benden ne dilersen….
“ Recep ayının tamamını tutana, Allah (cc) :
-Ey kulum! Senin hakkın benim üzerime vacip oldu, dile benden ne dilersen. İzzetim ve Celalim hakkı için senin hiçbir duanıred etmeyeceğim. Sen Arş’ımın altında benim manevi civarımda komşumsun. Sen mahlûkatım içinde benim dostumsun. Sen İlahi katımda değerlisin. Artık sevinebilirsin. Benimle senin aranda hiçbir perde kalmamıştır, diye nida edecektir.” (Nüzhetül-Mecalis)
Recep ayını oruçlu geçirenlerin mükâfatı pek yücedir
“ Şüphesiz Allah’ın (cc) (cennette öyle) şehirleri vardır ki, onlara ancak Receb’i oruçlu geçirenler girebilir.” (Nüzhetül-Mecalis)
“ Recep’ten 30 gün tutana, Allah (cc) rızasını yazar ve ona azap etmez.” (Gunyet’üt Talibin)
-“Ey Allah’ın (cc) dostu! Gündüzünü, kendisi için susuz geçirdiğin ve rızası uğrunda cismini erittiğin o Aziz ve Celil olan Rabb’ine koşup kurtul” derler.
İşte bu kişi kıyamet günü kurtulanlarla birlikte Adn cennetine ilk girenlerden olacaktır ki onlar ve kendisi, Allah’dan (cc) razı olan kimselerdir.
İşte sana! En büyük kurtuluş bundan ibarettir.” (Gunyet’üt Talibin, Nüzhetül-Mecalis)

8 Mart 2018 Perşembe

DUA ALLAH'IN KAPISINI ÇALMAKTIR...



DUA, ALLAH'IN KAPISINI ÇALMAKTIR, DİRETMEK HADDİ AŞMAKTIR.

      Dua...
      Çağırmak, seslenmek, istemek, yardım talep etmektir dua. Allah'ın yüceliği karşısında kulun aczini itiraf etmesi, sevgi ve saygı duyguları içinde lütuf ve yardımını dilemesidir. Dua, sınırlı ve aciz olan insanın, sınırsız ve sonsuz kudret sahibi olan Allah ile kurduğu iletişim ve köprüdür. Bu sebepledir ki  insan, tarihin hiçbir döneminde duadan uzak kalmamıştır. Dua zikirdir, ibadettir. Duanın önemini aksetmek içinse, Peygamber Efendimiz ( s.a.v ); " Dua, İbadetin Özüdür." Buyurmuştur.
      En son ne zaman dua ettin? Hayır hayır, namaz dualarını kasdetmiyorum. Rabb'ine yönelip, ne zaman O'nunla konuştun? İlla ki sıkıntıda olman gerekmez. Huzurluyken de, mutluyken de dua etmeyi, Rabb'inle konuşmayı ihmal etme. Bilirsin ki Allah, duasında ısrarcı olanı sever. Israr kelimesi ise hep yanlış anlaşılmış ve / veya yanlış yerlerde kullanılmıştır. Doğru olanı yapmak için ısrar etmiyoruz da, neden doğru yapamıyorum diye diretiyoruz hep. Buradaki ince çizgiye dikkat etmeni isterim. Burada bir isyan var, sorgulama var farkında mısın? İşte sen, dua ediyorsun etmesine de, dua etmeye devam etmek yerine neden kabul olmadığını soruyorsun Rabb'ine. İşte burada haddini aşıyorsun da farkında değilsin. Oysa ki bilmez misin? Allah, duanın kabul vaktini en iyi bilendir. Unutma ki, Yüce Rabb'imiz, yavaş yavaş halleder işlerini.
      Bir ziyarete gidersin, birkaç defa evinin kapısını çalarsın da açan olmaz ya hani. Belki bir defa daha denesem mi diye ikilemde kalırsın hatta. Ama kapının açılmadığını görünce ya vazgeçer gidersin, ya da kapıyı çalmak da ısrar edersin değil mi? Peki hiç düşündün mü, kapının ardındaki kişinin müsait olup olmadığını, hiç aklına getirdin mi hasta mıdır veya uyuyor mudur diye? Açılmayan kapıyı çalmakta diretmenin sana getirisi nedir ki, hala ısrar ediyorsun? Toplum olarak bir alışkanlık içindeyiz. Kilitli olan kapıyı bile zorluyoruz, acaba açılır mı diye. Kilitli işte, ne diye zorluyorsun ki? Bunu çok sık yapıyoruz biliyorsun değil mi? İşte gereksiz olan her şey gibi haddinden fazla diretmek de gereksiz ve bir o kadar yanlış bir davranıştır.
      Ne güzeldir her daim Allah'ı hissetmek, O'nu anmak ve dua etmek. Ne muntazam bir idraktir her an Dua etmek, tefekkür etmek, şükretmek. Fakat bilmeni isterim ki, en hayırlı dua, ardına bakmadığın, arkasını sorgulamadığındır. Hep söylerim; Sen duanı et ve bırak, ötesini düşünme bile. Kabul olup olmayacağını aklına bile getirme. Unutma ki, hakkında hayırlı olan duayı kabul eder Rabb'im. Sen razıysan Allah'tan her gelene, sorgulamanın bir manası yok değil mi?
      Bir kıssayı sana hatırlatmadan geçemeyeceğim. Hz. Musa Peygamber'in zamanında bir ailenin çocukları olmuyormuş. Hz. Musa'ya gelerek, Allah'a sebebini sormasını istemişler. Hz. Musa ise Yüce Allah'a sormuş, Allah'da o ailenin çocuklarının olmayacağını bildirmiş ve Hz. Musa,bunu o aileye söylemiş. Aradan uzun yıllar geçmiş ve aynı aile bu kez yanlarında küçük bir çocukla gelmişler Hz. Musa'nın yanına. Hz. Musa, bu kimin çocuğu diye sorduğunda, bizim çocuğumuz Ya Musa yanıtını alınca çok şaşırmış ve bir o kadar mahçup olmuş. Sormuş Hz. Musa Mevla'ya; Rabb'im, hikmetinden sual olunmaz ama o ailenin çocuklarının olmayacağını bildirmiştin, nasıl oldu da çocukları oldu? Diye. Allah'tan yanıt gelmiş; "Ey Musa, o aile benden ne dualarını eksik ettiler, ne de ümitlerini. Çok istediler ve sabrettiler, ben de onlara evlat nasip ettim."
      Sakın pes etme, asla ama asla Rabb'inden ümidini kesme. Sen duanda da, sabrında da ısrarcı ol her daim. Ama sakın ola bu ısrarını duanın icabeti hususunda kullanma. Ne diyor En'am Suresi 91. Ayette; " Allah De, Ötesini Bırak." O halde, sen de Allah'ın kapısını çal ve bırak. Elbet, Mevlam sana kapısını açacaktır.Bu gün olmasa, yarın mutlaka...
      Dua ..(alıntıdır).

26 Aralık 2017 Salı

Tevhid' in aslı



Tevhid: “Birlemek” “ Allah’tan başka ilâh olmadığına inanmak.” “Lâ ilâhe illâllah sözünü tekrarlamak” manalarına gelir.

Tevhid denilince akla hemen “lâ ilâhe illâllah” kelamı gelir. Bu kelama "kelime-i tevhid" denilir ve Allah’tan başka hak mabut olmadığını ifade eder.

Şu varlık alemi için çeşitli teşbihler yapılmıştır. Bunlardan birisi de “kâinat sarayı.” İşte tevhid, bu sarayın sultanını bir bilme, birleme ve Ona hiçbir şeyi ortak koşmama itikadıdır.

Kâinat sarayının tabanı başkasının, tavanı başkasının olmaz. Bu sarayın halıları, lâmbaları ve diğer eşyaları bir başka âlemden getirilip de buraya monte edilmiş değiller. Saraydaki her şey ve en önemlisi her misafir, saraydan doğuyor. Bir çiçeğe bakalım: Topraktan güneşe kadar sarayın her şeyinin onda bir hissesi vardır. İnsan bedenine nazar edelim: Bu sarayın temel taşları olan elementler onda da mevcut.

Dağlar ovalara birer koltuk gibi kurulmuş. Ama başka bir yerden getirilerek değil, ovanın içinde yükselerek. Meyveler dallara tutunmuş. Başka bir beldeden ithal edilerek değil, ağacın içinden çıkarılarak.

Yavru, annenin kucağına oturmuş. Bir başka ülkeden gelerek değil, onun rahminde büyüyerek. Güneş bu saraya lâmba olmuş. Bir başka yerden satın alınarak değil, sema ile birlikte yaratılarak.

Bu âlemde bulunan sonsuz denecek çok varlık tevhid edilmiş, birleştirilmiş, aralarında ilgiler kurulmuş ve bu varlık âlemi bir saray şekline sokulmuştur. Bunu düşünen insanlar kelime-i tevhidi okur ve bu sarayı her şeyiyle ancak Allah’ın mülkü ve mahluku bilirler.

Kelime-i tevhid Allah’tan başka hak mabut olmadığı anlamına gelmekle birlikte, bu kelamda geçen Allah ismi, bütün İlâhî isimleri de içine aldığından, “Allah’tan başka Muhyi (hayat verici) yoktur, Allah’tan başka Halik (yaratıcı) yoktur, Allah’tan başka Malik yoktur.” gibi manaları da içinde saklar. Böylece bu tevhid içinde İlâhî isimler adedince tevhidler saklıdır.

Bazı âlimlerimiz, tevhidi, “ilmî ve amelî” olmak üzere ikiye ayırırlar. Bu sınıflandırmaya göre, Allah’ın bir olduğunu ve kainattaki bütün birliklerin Onun birliğini gösterdiğini bilmek, hep ilmî tevhiddir. Amelî tevhid ise, bu tevhid inancının insanın amel âleminde tam bir hâkimiyetle hükmetmesidir.

Fatiha-i şerife’nin “İyyake na’büdü ve iyyake nestain.” âyet-i kerimesi amelî tevhid dersi verir: “Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz.” Yalnız senin bildirdiğin yöne döner, yalnız senin huzurunda el bağlar, ancak sana rükû ve secde ederiz. Aklımızı sadece senin razı olduğun şeylere yorar, kalbimize ancak senin razı olacağın sevgileri koyarız.

Yalnız Allah’a ibadet eden bir insan batıl mabutlara tapma zilletinden kurtulduğu gibi, yalnız ondan yardım dileyen bir kul da sebeplerin ardına düşmekten, olayların kölesi olmaktan kurtulur. Ve tam bir tevekkül ile Rabbine sığınır. Bu çok ulvî bir haz olmakla beraber aynı zamanda çok üstün bir kuvvettir.

Zaten kâmil mü’min olmanın yolu da hem ilmî hem de amelî tevhidde kemale ermekten geçer.

Tevhid sadece bunlarla sınırlı değildir. Sıfat, esma ve fiilleri için de tevhid söz konusudur. Bunları şöylece özetlemek mümkündür:

Tevhid-i Ef’al: “Eşyanın yaratılmasında ve idaresinde sebeplerin hiçbir tesiri olmadığını bilmek”,“Tek yaratıcının ancak Allah olduğunu itikat etmektir.”

Tevhid-i Sıfat: “Mahlûkata takılan ilim, kudret, irade gibi sıfatların da Allah’ın mahluku olduğunu bilerek, onlara müstakil bir varlık isnat etmemek demektir."

Tevhid-i Zât: “Her varlığı O’nun zâtı ve varlığı yanında yok derecesinde bilmek."

Hayat vermek, öldürmek, şifa bahşetmek, hidayete erdirmek, rızk vermek her biri ayrı bir fiildir. Sonsuz denecek kadar çok olan bu fiiller aynı sıfatlara dayanıyor. Bu sıfatlar “hayat, ilim, kudret, sem’, basar, irade, kelâm, tekvin” sıfatlarıdır. İşte mahlûkat âleminde icra edilen sonsuz fiillerin hepsini bu ilâhî sıfatlardan bilmek, tevhid-i ef’aldir. Bu sıfatları bir tek zâta isnat etmek ise, tevhid-i zâtdır.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet
Yazar:
Alaaddin Başar (Prof.Dr.)

13 Kasım 2017 Pazartesi

Şeytanın insanı aldatması

Şeytanın insanı aldatması

Kur’ân-ı Kerîm’de Haşr sûresinin 16 ve 17. âyet-i kerîmelerinin tefsirinde münafıkların hâli, şeytanın insanı aldatmasına benzetiliyor:
.

Hani, bir vakit (şeytan) insana küfret demişti -bir âmir vaziyyetinde onu küfre teşvik etmişti. O insan küfredince de şeytan çekilivermiş “Haberin olsun, ben senden beriyim (uzağım). Yani senin bulaştığına bulaşmam, mesuliyyetine iştirak etmem. Çünkü ben âlemlerin Rabbi Allah’tan korkarım” demişti. “Küfür et” diye emir verirken korkmamıştı da aldatıp belâya soktuktan sonra azâbı hatırlayarak korkacağı tutmuş, “Ben karışmam, ne yaparsan yap” diyerek savuşuvermişti ki bu da bir şeytanlıktı. Münafıklar da böyle yapmışlardı ve böyle yaparlar.
.

Bahr Tefsîri’nde derki: Şeytan’ın ben Allah’tan korkarım demesi bir riyâdır, gösteriştir. Çünkü bu korku onu insanları fenalığa sevk etmekten men etmiyor.
.

Müfessirlerden bazıları demiş ki: Bu âyet-i kerîmedeki şeytan İblis, insan ise Ebû Cehil’dir. Zira Enfal sûresinde geçtiği üzere Bedir harbi günü “Şeytan onlara, ‘Bugün insanlardan sizi yenecek kimse yoktur. Ben de sizin yanınızdayım’ demişti...” (Enfal s., a. 48) sonra da çarpışma başlayınca “Ben sizden uzağım, ben sizin görmediğiniz şeyler görüyorum. Ben Allah’tan korkarım..” (Enfal s., a. 48) deyip sıvışmıştı.
.

Sonra ikisinin de âkıbetleri ebedî olarak ateşte kalmaları oldu. Çünkü birisi emrederek küfre teşvik etmiş, birisi de ona uyup küfretmiştir. Demek ki âmirin Allâh’a karşı isyan ile emrettiği memurun emredileni yapması ikisini de mesuliyyetten kurtarmaz. Eğer bu ma’sıyyet küfür ise cezası ebedî olarak cehennemde kalmak olur.
.

Ve işte bu -cehennem ateşinde ebedîlik- yalnız o ikisine mahsus değil, bütün zâlimlerin cezasıdır. Bu suretle münafıkların, kâfirlerin, zalimlerin halleri anlatıldıktan sonra o kötü akıbetten müminleri korumak için (Haşr sûresi 18. âyet-i kerîmesinde) buyruluyor ki (meâlen):
.

Ey îman edenler! Hep Allâh’a korunun (Allâh’ın korunmasına sığının) ve bir nefis (herkes) baksın, yarın (kıyâmet ve âhiret günü) için ne hazırlamış (hesap sorulmazdan evvel kendisini hesaba çeksin). Hem Allah’tan korkun. Çünkü Allah her ne yaparsanız şübhesiz haberdardır.

Şeytanın Aldatması


17 Temmuz 2017 Pazartesi

Evliyaullah’ın kendisine ulaşmak içinbir ömür tükettiği 11 İsmi şerif ve sırları ve faziletleri






En az 11 kere, en fazla da 111 kere tekrar edildiğinde bütün hayırlı maksatların hâsıl olacağı on bir ism-i şerif vardır ki bazı velîler bunları ehlinden öğrenip bizlere nakletmişlerdir. Bu ism-i şerifler de şunlardır :

” Allâhü hüve melikün semîyun kâdirun kerîymün halîymün ledıyfûn alîymün muînûn sâdikun ”

Şeyh Muhammed Sibâ’i Rahimehullâh’ın beyânı vechile ; İsm-i âzam kabul edilen bu on bir ism-i şerifin bir çok hâssası vardır ki, bazıları şunlardır :

1) Gerçek mânada veli olmak ve Allâh-u Teâla ile ünsiyet kurmak isteyen kişi Allâh-u Teâla için on bir gün oruç tutup bu süre zarfında kimseyle konuşmaz ve müddet tamamlanana kadar her namazın ardından yüz on bir (111) kere bu İsm-i Âzam’ı okursa, Allâh-u Teâla ona sır kapılarını açar, mülk ve melekûtü tanıtır, bütün mahlukâtı dilediği sûretle evirip çevireceği şekilde kendisi için müsahhar kılar.

2) Dünyevi bir makam istiyorsan 12 rekat hâcet namazı kıldıktan sonra hulûsi kalp ve düzgün niyetle bu ism-i şerifi 111 kere oku, murâdına nâil olursun.

3) Yüksek mâkâma ulaşmak istersen temiz bir yerde bu ismi şerifi 11 kere oku. İşte o zaman istediğin her meşru şeyi yapabilirsin.

4) Bir hâcetin olup onun yerine gelmesini istiyorsan, bu ismi şerifi 111 kere okuyup murâdını Allâh-u Teâla’dan istediğin takdirde şüphesiz Allâh-u Teâla senin o hâcetini görecektir.

5) Bu ismi şerifi bir taş üzerine okuyup fırtınalı denize atarsan biiznillâh denizin dalgaları sûkunete erişir ve böylece kimse boğulmaz.

6) Bu ismi şerifi 111 kere Arapça harfleriyle yazıp üzerinde taşırsan hiçbir silah sana tesir etmez.

7) Bu ismi şerifi 11 kere okuyup birini çağırırsan davetine icâbet eder.

8) Bu ismi şerifi düşmanlarının yanında okuyan kişi hasmına gâlip gelir ve ondan ancak hayır görür.

9) Bu ismi şerifi bir yöneticinin huzurunda okuyan kişiye karşı o âmirin öfkesi diner, kendisi hakkında hangi tür ceza kesinleşse bile o yönetici tarafından o ceza kaldırılır.

10) Bu ismi şerif bir sancak üzerine okunursa o asker bozguna uğramaz.

11) Her kim bu ismi şerifi yenilecek yahut içilecek bir şey üzerine okuyup onu istediği birine yedirirse o kişi onu gayri ihtiyâri olarak muhabbet besler.

12) Bu ismi şerifi kılıcına yahut yüzüne nakşettiren kişi o nakşı kime gösterirse o kişiler onun etkisinde kalarak ezik duruma düşer, düşman dahi olsa kaçmak mecburiyetinde kalır.

13) Bu ismi şerifi bir kağıda yazıp bir mekânın kapısına yerleştiren kişiye o mekana giren herkes muhabbet besler, özelliklede belli bir şahsın ismini bu isimlerle birlikte yazarsa ona daha ziyâde tesir eder.

14) Bu ismi şerifi herhangi bir niyetle 11 kere okuyan kişi mutlaka o niyetine nâil olur.

15) Zorba bir sultandan korkup ona giderken bu ismi şerifi okuyan kişi şerrinden emin olur.

16) Sâralı yahut başka bir nedenle bayılmış kişinin kulağına bu ismi şerif 11 kere okunursa o kişinin şeytanı ve cini yanar.

17) Her farz namazın ardında bu ismi şerifi 11 kere okumaya evam edene Allâh-u Teâla dünya ve âhirette rızık verir, kadri yücelir, kendisini gören herkes onu sever, ins-ü cinden onu gören herkes hatta zâlim emirler dahi onu sever, o kişi Allâh-u Teâla’nın güvencesinde olur, bütün mahlukât aleyhine toplansa da halkın şerrinden korunduğu için dünyada hiçbir şeyden korkmaz olur.

18) Her kimin ezber gücü zayıf olup bu ismi şerifi harfleri birbirinden ayırarak yazıp pazar gününün altıncı saatinde içerse o kişi ismi âzam-ı bulup okumaya ve bütün duyduklarını ezberlemeye muvaffak olur.

NOT : Bu yazı misk ve safrandan yapılma mürekkeple yazılır. Pazar gününün altıncı saati ise imsaktan sonraki saat birinci saat kabul edilerek tesbit edilir.

19) Bir murâdı olup onun âkibetine vâkıf olmak isteyen bir kişi bu ismi şerifi bir kağıda yazıp o kağıdı bir mumla kaplasın ve o mumu herhangi bir derinin içerisine koyarak o deriyi bir suyun içerisine bıraksın, o suyuda başına yakın bir yere koyarak bu ismi şerifleri uyuyana kadar tekrarlasın, böyle yapan kişi kaybolan yahut çalınan şeyin nerede olduğu dâhil öğrenmek istediği şeyin âkibetini hayır yahut şer olarak rüyâsında görür.

20) Her kim bu ismi şerifi yazıp bal yada şekerle içmeye devam ederse ebedi hasta olmaz ve biiznillâh bedeninden bütün hastalıklar çıkar.

NOT : Bu yazı misk ve safrandan yapılma mürekkeple yazılıp sonra zemzem veya yağmur suyu yahut temiz bir suyla bozularak içilir.

21) Her kim ayın karanlık olduğu bir gecenin 8. Saatinde 8 rekat namaz kılıp her rekatta Fâtiha Süresi’nden sonra ;

” ( Rasûlüm ! ) İşte sana ! Kendileri ( nin halkları müşrik ve ) zâlim olan memleketleri yakaladığı zaman, Rabbinin yakalayışı böylece ( pek çetin ) dir. Gerçekten de O’nun yakalaması çok acı vericidir, pek şiddetlidir ( ki, ona çarpılanın kurtuluşu asla beklenemez )”Hûd süresi : 112 âyeti kerimesini okursa ve namazı bitirdikten sonra bu ismi âzam-ı 111 kere okuduktan sonra :

” Yâ Şedîd ! Falancadan hakkımı al ” derse o zâlim kişi o anda helake uğratılır.

NOT : Ayın karanlık olduğu geceler gökteki ayın ışığın belirgin olmadığı ilk ve son gecelerdir. Gecenin 8. Saati güneş battıktan sonraki ilk saat gecenin 1. Saati kabul edilerek tesbit edilir. Zâlimden intikam almak ihtiyâcı hisseden kişi karanlık geceleri beklemeden de bu ameli işleyebilir. Biiznillâh tesirini görecektir.

22) Zorba ve kibirli bir kişinin zulmüne uğrayan mü’min cuma gecesini bekleyip bu ismi şerifi 111 kere okuduktan sonra :

“Ey zâlimleri zelil kılan Zât ! Falancayı bana karşı zelil eyle ve ismi Âzam hakkı için onu pişmanlığa ve üzüntüye sevk eyle ki o ismi Âzamın da Allâh, Hû, Melik’ün, Semîun, Kâdir’ün, Kerim’ün, Halim’ün, Latîf’ün, Alîm’ün, Muîn’ün, Sâdık’un ismi şerifleridir” derse, Allâh-u Teâla uykusunda sıkıntısı hususunda kendisine yardım edecek birisini gönderir.

23) Zorba birini bulunduğu şehirden çıkarmak istiyorsan onun bulunduğu mahallin toprağından bir avuç alarak bu ismi şerifi o toprak üzerine 11 kere okuduktan sonra :
”Ey Allâh ! Falancayı bu mekandan çıkart” dersen 11 gün tamamlanmadan önce o kişi oradan kovulur.

24) Düşmanından intikam almak isteyen kişi bu ismi şerifi her akşam namazından sonra 11 gün 11 kere okuduktan sonra her seferinde : ” Falanca bana zulmetti. Ey Müntakim ! Ondan intikamımı al” diye dua ederse, o zalim kişi helâk olur. Hastalanması niyetiyle okunursa o kişi biiznillâh hasta olur. Darlığa düşmesi niyetiyle okunursa feza genişliği ona dar gelir.

25) Her kim bu ismi şerifi düşmanının adıyla beraber yazdıktan sonra :

” Lâ yekâdûne yefgahûne kavlâ. Sümme amû ve sammû. İn-neşe’ nünezzil aleyhim minessemâ-i âyeten fezallet eğnâguhüm lehâ hâdı-în. Ve le-gad nağlemü enneke yedııgu sadruke. ”

Âyeti kerimelerini yazar ve o kağıdı düşmanının adını telaffuz ederek yani ” Felanın adıyla ” demek suretiyle ziyâretçisi olmayan bir mezara gömerse, o düşman o şehirde duramayacak derecede darlık çeker.

26) Bu ismi Âzam 11 kere yazılıp bir su ile bozulup o su düşmanın adıyl bir kelbe içirilirse o düşman delirir.

27) Düşmanın ayaklarının altından toprak alınıp ismi şerif onun üzerine 11 kere okunup o toprak rüzgarla saçılırsa düşman o beldeden bir daha dönmemek üzere ayrılır. O toprak ziyaretçisi olmayan bir mezara gömülürse düşman helak olur, karınca yuvasına gömülürse iyileşmeyecek hastalığa tutulur.

MÜHİM NOT ;ANCAK BUNLARI YAPARKEN ALLÂH-U TEÂLA’DAN KORKMAK VE BU SIRRI KORUMAK LÂZIMDIR.ZİRA BÖYLE TEHLİKELİ İŞLER RASTGELE DÜŞMANLAR İÇİN NEFSÂNİ GAYRİ MEŞRU SEBEPLERLE KULLANILIRSA BÜYÜK GÜNAH OLUR. SADECE İSLÂM’A ZARAR VEREN VE MÜSLÜMANLARA ZULMEDEN ŞERLİLER İÇİN İSTİMÂL EDİLEBİLİR. HER KİM BU SIRRI FÂSIK BİRİNE ÖGRETİR DE O DA BUNUNLA FENÂLIK YAPARSA O KİŞİ HER KÖTÜLÜK YAPTIĞINDA ONA BUNU ÖĞRETENE BÜYÜK GÜNAH YAZILIR.

28) Her kim bu ismi artan bir kefenin dört parçasına yazıp bulunduğu yerin dört köşesine gömerse ne hırsız nede düşman o mekandan bir şey alamaz.

29) Biz bu ismin sırrında Allâh’u Teâla’nın neler sakladığını açıklamak isteseydik vakitlerimiz yetmez ve ciltler almazdı lakin akıllı kişiye bir işaret yapıldığı zaman söylenmesinden daha ziyâde manâlar anlar.

30) Her kim dünya ve âhiret işlerinden bir şey dilerde bu ismi âzamı o dilediği şeyin adını söyleyerek 111 kere zikrederse o iş 24 saat içerisinde meydana gelir. Kimse bu ismi şerifteki acayip tasarruflara şaşırmasın ! Zira bu geçmiş büyüklerin bilip tatbik ettiği ve kendisiyle acayip işler yaptığı İsm-i Âzam’dır. Havas ilmiyle uğraşanlar Musa Aleyhisselâmın annesinin isminde bile nice hünerler sayarlarken Musâ Aleyhisselâm’ın annesinin Rabbi’nin adının faydaları nasıl sayılabilir ?! ( Muhammed es-Sibâ’i, es-Sirru’l-mükettem fî ismillâhi’l Âzam, sh : 48/52

Kaynak:Cübbeli Ahmet Hoca(Lalegül derğisi)

7 Nisan 2017 Cuma

KALBİN MANEVİ HALLERİ.

İnsan aklıyla değil,

kalbiyle düşünür!

Kalb fiil masdarı olarak “bir şeyi değiştirmek, bulunduğu yönden başka bir yöne çevirmek, döndürmek, akletmek, idrak etmek, derinlemesine düşünmek anlamlarını ifade ettiği gibi, isim olarak şu manalara gelir. Sürekli değişme içerisinde bulunmak, akıl, idrak ve düşünce. Yine her şeyin saf, öz ve katışıksız durumuna da kalb denir. Bu kelimeye kuvvet, şecaat, merkez, asıl, iç anlamları da yüklenir.(1)



Kalb, maddî olarak insan ve hayvanlarda bulunan lahm-ı sanevberî yani yürek diye bilinen organımızın dışında, ancak onunla bir tür bağlantı içinde bulunduğu kaydedilen mücerret bir varlıktır.



Bu sözlük anlamlarından hareketle kalb hakkında şunları söyleyebiliriz: Kalb, insandaki asıl cevherdir, özdür, merkezdir. Bu sebep bazılarınca kalb, ruh anlamında ve ben’i ifade etmek üzere nefis manasında kullanılmışsa da bu kullanımlar mecazîdir, her üçü de farklıdır. Kalb, idrakin, akletmenin, düşünmenin, her türlü iyi ve kötü fikirlerin gerçekleştiği asıl merkezdir. ‘Bu hususlar maddî olarak akıl-beyin merkezinde gerçekleşiyor’ diye bilinse de, asıl merkez, kalbdir. Bu yüzden kalb, yine mecâzen “akıl” ve “idrak” kelimeleriyle de ifade edilir.(3)



Kalb, sürekli değişim içindedir. Bu değişimin “maddî akıl”a kaynak olmasından fikir, düşünce, ilham gibi yönleriyle aynı zamanda “değiştirici-yönlendirici” özelliği de vardır. Kalb, bunların yanında, kendisi gibi soyut kavramların da merkezidir. Cesaret, korku, sevgi, nefret, tevâzu, kibir vs. gibi… Bunların kaynak ve sebepleri başka yerlerden gelse de, beliriş ve değerlendirme sahnesi kalbdir.



Kalb hastalanabilir, mühürlenebilir…

Kur’ân-ı Kerim’de kalb, özellikleri itibariyle şöyle tanımlanır: “İdrakin, anlayışın merkezi ve gerçekleştiği yer(4), iman ile küfrün, sevgi ile nefretin mahallidir.(5) Bu açıdan kalb hastalanabilir(6), kirlenebilir(7) katı-sert ve kupkuru olabilir(8), içi şüphe(9) ve korku(10), nifak(11) ile dolu olabilir, mühürlenebilir(12), körleşebilir(13), kilitlenebilir(14), gaflete düşebilir(15) sapar, eğrilebilir(16), imtihan yeri(17), kazanç yeri(18) dir. Allah kulu ile kalbi arasına girer ve müdahele edebilir(19), hidayete erdirebilir.(20)



Bunların yanında kalb hastalıklardan, kötülüklerden sâlim bulunabilir.(21) İman ile(22) zikir ile mutmain(23) olabilir. Takvayı yüklenir(24), sekine-vakarı kabullenir(25), rahmet ve yumuşaklık sahibi(26) olabilir. Allah’ı anınca titreyebilir(27), yumuşayabilir(28), huşû içinde olabilir.(29) Kısacası, bütün iyilik ve kötülüklerin sahnesi kalbdir.



Hadislerde, Kur’an ı Kerim’in üslûbu hakkında bilgiler bulunur. Konuyla ilgili dikkat çeken bir kısım hadisler şöyledir:

“Kalb, sürekli değiştiği için, kalb olarak adlandırılmıştır.”(30)
“Öyle ki, kalb çölde rüzgârların sağa sola savurduğu bir kuş tüyü gibi sürekli değişir.”(31)
“Kalb, salih (sağlam, düzgün) olunca bütün beden salih olur.”(32)
“Allah, şeklinize, malınıza değil, kalb ve amellerinize bakar.”(33)
“Ameller, niyetlere göredir”(34). Niyet ise, kalble ilgilidir.
“Kim Allah rızası için kırk gün ihlâsla sabahlarsa, hikmet pınarları, onun kalbinden fışkırıp, diline akar hale gelir.”(35)
“Allah, kendisi için hüzünlenen kalbleri sever.”(36)
“Allah’ın dünya ehlinden kapları vardır. Rabbınızın bu kabları, Onun salih kullarının kalbleridir. Bu kalblerin en sevimli olanı da, yumuşak ve ince duygulu olandır.”(37)


Kaynağı Kur’an-ı Kerim ve Sünnet olan tasavvuf “kul olabilme” misyonu sebebiyle, kalb üzerinde önemle durmuş ve aslolanın kalb üzerinde çalışma şeklinde özetlenmesi gerektiğini vurgulamıştır.



Sufilere göre kalb ve halleri

Mutasavvıflara göre, kalb nasıl yorumlanmıştır? Şimdi bu hususa temas edelim.



Tehanevî’nin Istılâhat’ında “kalb, ilahî Rabbanî bir latifedir.”(38) Bu tanıma göre maddî değildir, mücerreddir, asıl itibariyle nuranî ve ruhanîdir. Ancak anatomik olarak insan vücudunun sol göğsünde yer alan maddî kalb ile mahiyeti bilinemeyen bir tür bağlantısı vardır. Ruhun vücudda yeri şudur diye gösterilemez iken, kalb latîfesi için, bu şekilde bir irtibat noktası gösterilebilmiştir. Ruh, sır, hafî, ahfa gibi latifelerin de durumu aynı şekildedir. Adı geçen bu latifelerin arşın ötesinde olması, bunların insanın uzaklarında oldukları değil, “mekânsız” oldukları manasındadır.(39)



Şimdi kalble ilgili özellikler ve tesbitlerimizi belirlemeye çalışalım. Kalb, sürekli değişir. Türlü türlü fikirler, gelir, gider. Bu yüzden, tasavvufta, kalbdeki fikir ve hedef sabitliği esastır. Bu sağlanınca, manevî yücelişe adım atılır. Fakat kalb yine değişir. Yani kalpteki ilahi nurlar, tecelliler sürekli, bir öncekinden daha fazla bir şekilde ortaya çıkar. Gerçekte değişmemek sadece Allah’a mahsustur.



Menşe bakımından kalb, temiz ve nuranîdir. Ancak, karanlık nefs ile yakın irtibatı nedeniyle, üzeri tozlanmış, paslanmıştır. Az bir çabayla da olsa bu pislikler gider ve kalb de eski haline dönmeye başlar. Nefsin karanlığı zatîdir, bu nedenle temizlenmesi zordur. Ruh ise zaten temizdir. Mü’minin de, kafirin de ruhu velî olmaya kabiliyetlidir. Nefsin temizlenmesinde ise, esas olan sünnete uymak ve şeriata yapışmak kaçınılmaz olarak görülür. Bu temizlenme işi, hakikatte, Allah’ın izni ve lütfu ile olur. Bununla beraber, bedenen yapılan salih amel ve ibadetlere yapışmadan, nefis ve kalb selameti mümkün olamaz.(40)



Kalb hastalıklarının tabibleri
‘Kamil Mürşidler’

Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde belirtildiği gibi, kalb, hastalanabilir. İnsanın bedeninde bir hastalık zuhur ettığinde, hemen bir doktora başvurarak tedavisine bakar. Hâlbuki “Allah’ın zikrinden gafil olma ve Allah’tan başkasına meyletme” hastalığına yakalanmış olmasına rağmen bunun tedavisine özen göstermez. Hâlbuki maddî hastalıklarda nasıl bir doktora başvurmak gerekiyorsa, manevî rahatsızlıklarda da aynı şekilde bir uzmana gitmek lazımdır.(41)



Kalb, ancak Allah’ı anmakla sükûn bulur. O halde bu eğitimi verecek tarzda yapılanmaya gitmek, zikir, tefekkür ve murakabe ile meşgul olmak, bunu sağlayacak Allah dostlarının öğütlerine kulak vermek gerekir.



Kalbin görevi ve
huzurunun temini

Kalbin asıl işlevi zikirdir. Bu amaç dışında kullanıldığında, ne olursa olsun tatmin olmaz. Zikir sadece maddî dil ile olmaz, aslolan kalbin zikridir. Bir de vücud organlarının zikri vardır ki, günah işlemekten kaçınmak da amelî zikirdir. Zikirsiz kalb virane olmuş eve benzer. Hadis: “Allah’ın zikredildiği ev ile zikredilmeyen ev, canlı ile ölü gibidir.”(42) Hadisteki evden maksadın kalb olduğu söylenir.



Bütün tasavvufî yollarda vuslata erdirici metod olarak şu üç husus vurgulanır: Zikir, murakabe ve rabıta.



Bunların içinde kalb için en kolay olanı zikirdir. Hemen her yerde, her halde yapılabilir. Murakabe ise, çok zordur zikirden sonra gelen merhaledir. Çünkü zihinsel ve teorik değil, bizzat hissetmeye tatmaya dayalı olması esastır. Rabıta hem kolay hem zordur. Fakat zikir ve murakabeyi gerçekleştirmeye, vesile olduğu için, hemen hemen bütün tasavvufî disiplinlerde, mürid için en faydalı, yetiştirici unsur olarak görülmüştür.



Zikrin kalbi temizlemesi için, manen uzman olan birinin nezareti altında yapılması gerekir. Yoksa kalp hastalıklarının giderilmesi ve kalbte tesir sağlamak zor olur.(43) Tasavvufî olarak, kibir, riya, hased vs. gibi hastalıkların tedavisi için sırf oruç, ilim vs. yetmez, ayrıca zikir ve nazar-ı himmet lâzımdır.(44)



Kalbin vesvesesi ve noktai süveydası

Kalb, vesveselere kapılır. Bu, ya şeytandan, ya da nefisten kaynaklanır. Şeytan gayet bilgili olduğundan, bir kötülüğe yönlendirmek istediğinde, başarılı olamazsa, hemen başka bir alternatif sunar, ona sağdan, soldan, önden ve arkadan yaklaşır. Nefsin hoşuna gidecek şekilde, onu güzel göstermeye çalışır. Özellikle insanı “benlik” yönüne sürüklemeye çalışır.



Şeytanî vesvese başarısızlık karşısında tekrarlama göstermez. Nefsten gelen vesvesede hedefe ulaşana kadar ısrar vardır. Nefs vesvesesi gider tekrar gelir. Şeytanın mü’min olmayanlarla işi yoktur. Onun işi mü’minin imanını çalmaktır. Vesvese konusunda şikâyetçi olan birini Hz. Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem bunun “Kalbte bulunan iman sonucu olduğunu”(45) söylemiştir.



Süveyda beyazlaşırsa
vesvese kesilir

Şeytanın kalpte bulunan vesvese noktası, kalbin aynı zamanda tecelliler ve nurlar merkezi olan nokta-i süveydâ’dır (yani siyah noktacıktır.) Bunun etrafında, siyah bir nur bulunduğu ve şeytanın vesvese hattının bu olduğu söylenir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi veselleme küçük yaşta uygulanan göğüs yarma ameliyesinde, kalbin yarılarak içinden çıkarılıp atılan ve bu şeytanın nasibi idi denilen şey, işte bu vesvese hattıdır.(46) Zikir veya mürşidin teveccühü ile oraya atılan nûr sayesinde, “süveydâ”nın siyahlığı beyazlığa dönüşmedikçe, şeytanın vesvesesi kesilmez. (47)



Kalb, mekânlı alem ile mekânsız alem arasında bir berzah şeklindeki arş gibidir. Mekânsız, olumsuz olan ruh ile mekânlı ve olumlu olan nefis arasındadır. “Feelhemeha fucüraha ve takvaha” (Şems; 8) ayetinde de ifade olunduğu üzere kalb hem iyiye, ulvîye, hem de kötüye, suflîye açılır. Kalb, ruha dayanarak ulvî âlemden, nefse dayanarak sufiî âlemden istifade eder.



Bir başka deyişle kalb hem Hakka, hem de halka yönelebilir. Birine yönelmişken diğerinden gafil olmama üstünlüğüne ulaşmıştır. İrşad durumundakilerin kalbi her iki yana aynı anda açılabildiği için, kalbleri arş yani berzah özelliğini yansıtırlar.(48) Melekler de, kalbin bu arşlık özelliği yoktur.



Kalb, nazargâh-ı İlahi’dir

Mârifetullah’ın yeri kalbdir. O, nazargah-ı İlahî’dir. Allah’ın evidir. Allah sonsuz bir varlık olduğu için, onun marifeti yine sonsuz bir varlıkla mümkündür.



Kamil mü’minin kalbi hem görür, hem işitir, hem akleder hem de hisseder. Allah’ın nuru ile aydınlanan kalb bu özelliğini nereden alıyor? Hadis-i kudsî: “…Öyle olur ki, Ben kulumu severim Onu sevince de, onun gören gözü, duyan kulağı, tutan eli, konuşan dili, düşünen aklı olurum.”(49)



Burada (haşa) Allah’ın kula hulûl ettiği manası yoktur. Aynı zamanda hiçbir varlığın da Allah olması söz konusu değildir. Fakat Allah kendi sıfatlarından bazı tecellileri dilerse, kulunun üzerine giydirebilir. Bununla birlikte kul, kulluktan çıkmaz. İşte bütün âlemleri gören göz budur. Gerçek ilim de budur; mârifetullah’tır.



Kalb-gönül, mukaddes Tuvâ-Eymen Vadisi, Tur Dağı, Beytu’l Ma’mür, Beytullah, Meyhane, Kadeh, Gül Bahçesi, Kevser, İskender’in cihanı gösteren cami dürbünü gibi benzetmelerle, tasavvufî literatürde anıla gelmiştir. Bu benzetmelerin her birinde, derin incelikler saklıdır.



Muhabbetullah’ın merkezi kalbtir

Kalb Allah’ı sevme merkezidir. Aşk derdi, en kutsal derttir. Hacı Bayram’ın tabiriyle “Bir ulu davadır, alma başa sevdayı” dediği ağır bir yüktür. Aşk derdine, yine aşktan başka ilaç yoktur. Âşıkların derdi de şifası da kalbdedir. Kalbin süveydası, hakiki dost evidir. Gönüle girmeyen, sahibi ile sohbet edemez. Gönül kuşu arşta uçar. Lahût (Allah’ın huzuru) âleminde dolaşır. Bu kuş en yükseğe uçar. Çünkü asıl vatanı Lahût’tur. Bu kuşun kanadı, aşk’tır. Ama, Leyla’ya Mecnûn’un gözüyle bakmayanlar, Leyla’yı hakkıyla sevemez ki… Üstelik Mecnûn Leyla’nın aşkını, medresede, kitaplardan, satırlardan öğrenmedi. Gönül, sevgiliye kavuşan Firdevs bahçesidir, gül de bülbül de gönüldedir; ledün ilme gönle gelir, esas kevser, hakiki ab-ı hayat gönüldedir. Elest… hitabı gönülde, her an tazelenmektedir. Kıble birdir, sevda birdir, o halde gönül için bir tek sevgili yeter.(50)



Kalbi-gönlü Yunus’la noktalayalım:

Gönül Çalabın tahtı, Çalap gönüle baktı

İki cihan bedbahtı her kim gönül yıkarise!.    (  ALINTI.   )

30 Kasım 2016 Çarşamba

Aşk,yol,İnsan-ı kamil,Tevhid

Aşk, Yol, İnsan-ı Kâmil, Tevhid, Dünya, İrşad, Varlık.1. Aşk
Çünkü, yalnızca Aşk’la dolmuş bir gönlün hakikate ışık tutabileceğine inanır erenler. Dünya bağlarından kurtuldukça bu ‘ışık’ daha da güçlenecektir. Hakk âşığı için âşk, bütün kâinatı devindiren biricik güçtür. Âşk ile yürünen hakikat yolunun sonunda, sen-ben ayrımı kalkar. Âşık, Mâşuk birbirine karışır. Her şey Âşk’ta bir olur. Aşk’ın Aşk’a aşkından başka bir şey kalmamıştır artık. İşte bu ‘mutlak vuslat’tır.   2. Yol
Çünkü, Sâlik bilir ki mecazî varlıktan hakîkî varlığa doğru yapılan bu hicret, şuurda yaşanır.  Bu yol, yokluk yoludur. Kendinden kendini doğurmaya talip olmuşsa, bu yol, terk yoludur: ‘Terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk’… Geçer dört kapıdan; geçer dört “sır’at”dan; kopar nefs bağından; terki terk edip de geçer bu dünyadan… ‘Şahdamarından daha yakın’ o Hakikat’e kavuşmanın, o kısacık mesafeyi aşmanın ne sonu vardır; ne de durağı; Yolcu bilir ki bu yol, ezelden ebede uzanır.  
3. İnsan-ı Kâmil
Çünkü, İnsan-ı Kâmil, âlim olandı; Âlem’in özüydü… Hakk’ın muradını muradı bilip, Mâsiva’yı terk etti. Bu yüzden de ‘emanet’, ‘İnsan-ı Kâmil’e teslim edildi. Tasavvuf’ta İnsan, Âlemin gözbebeğidir. Varlık’ın tüm imkânlarını kendinde gerçekleştirmiş olan İnsan-ı Kâmil ise Beşer’in, insan olma yolundaki zirvesidir.
4) Tevhid
Çünkü, Sûfilere göre, [Field]doğadaki her olay ve varlık, ardındaki kesinliği gizleyen bir örtü, ya da hakiki olanı ima eden bir mecazdır. Ve ancak perdeler kalkıp sırlar açıldığında, kesintisiz olan varoluşa şahitlik edilebilir. Şahit olmak için ise, önce ben’lik dağının delinip, ‘bir’lik vadisine varılması gerekir.  5. Dünya
Çünkü, erenlere göre, Dünya’nın bir çekim kuvveti vardır; Dünya bağlarından kurtulamayanlar, mâsivâ’ya dalanlar, bu çekim kuvvetinin esiri olur, hakikatin semasına yükselemezler. Oysa Dünya bir misafirhanedir ve nasibi sadece kefendir… Dünya, fânileri ‘Bâki Olan’dan ayıran, sonsuzu arayanları türlü çeşit hileyle yolundan çeviren, gaflete düşüren bir gözbağıdır. İnsan bu dünyada ‘garip’ yani ‘gurbette’dir.
6. İrşad
Çünkü, Hak yoluna talip olmuşlar bilir ki, anadan doğup da girdikleri bu ‘Dünya Kapısı’nda kendinden kendini doğurmayan, aslına kavuşup Hakikat’e ulaşamaz.  Tek başına yürüme ehliyetini kazanana kadar, doğru yolu gösterip irşad edecek bir dosta ihtiyacı vardır.  Bu kişi yolcunun rehberidir, yani Mürşit’tir; rabıta kurduğu Talibi, ilim deryasında yüzdürüp bilgiyle diriltecek, manevi doğumuna rehber olduğu “Yol Evladı”nı Kıble’ye, Zat’a döndürecektir.
7. Varlık
Çünkü, Hakk Ehli, Varlık Âlemi’nin ortaya çıkışını, Yaratıcı’nın kendini dışavurumu, yani ilahi kelâmın tecellisi olarak görür;  âlemdeki tüm varolmuşlar, O’nun varlığının değişik sûretlerde yansımasından, O’nun ilahi isimlerinin tecellisinden ibarettir. O’nu ancak akılla biliriz; ama cüzî akılla değil, küllî akılla. Mevcudât âlemi olan Dünya, tasavvûfî deyişiyle ‘mâsiva’, sınırlı, geçici ve göreli bir gerçekliğe sahiptir. Var olan her şey fanîdir; sonsuz ve bakî olan ise Varlık’tır.